Arkeoloji tarihinde kazısı yapılan en önemli yerleşim yerlerinden birisi Çayönü Tepesi. Bugünkü terminolojiyle sistematik bir imar planına sahip; yerleşimcilerin zorluklarla karşılaştığında göç etmek yerine kalmayı tercih ettiği, hayvanları evcilleştirdiği, akılcı çözümler ürettiği uzun ve kesintisiz bir yerleşim yeri… Bu açıdan Çayönü’nün tarihi ve önemine dair kayıt altına alınması gereken çok önemli bilgiler mevcut. Bugün bu bilgileri en iyi aktaracak olan ise Kazı Başkanı Prof. Dr. Aslı Erim Özdoğan’dan başkası değil.
Neolitik Dönem için “bir anahtar” olarak nitelendirilen bu bölgede, Linda-Robert Braidwoodlar ve Halet Çambel’in mirasını teslim alan; 34 yıldır Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde çalışan Aslı hocayla Diyarbakır’daki Mezopotamya Gastronomi Zirvesi’nde tanıştık. Bize Çayönü’nü gezdirdi, kıymetli bilgiler verdi. Daha sonra kendisiyle bölgenin flora ve faunasından pişirme tekniklerine, arkeolojiye kişisel ilgisinin nasıl başladığından Kazıevi’nin geçmişine kadar birçok konuda, özellikle arkeoloji meraklıları için önemli bilgiler ve hatıralar içeren uzun soluklu bir söyleşi gerçekleştirdik.
Söyleşi: Batuhan Sarıcan (info@gastroeko.com)
Sevgili Aslı hocam, öğrenciliğinizden kazı başkanlığına, Çayönü sizin için ne ifade ediyor? Neler hissettiriyor?
Yanıtlaması hiç kolay olmayan bir soru! Öğrencilikten alan yöneticiliğine, doktora tezi yapmaya, tabakalanma ile uğraşmaya; Çayönü’nün Neolitik tabakalarını anlamaya epey kafa yordum ve emek verdim. Tabii bir de Linda- Robert Braidwoodlar ve Halet Çambel’in Çayönü’ne verdikleri emeğe saygı ve onların hatırasını yaşatmak… Bölgeyi çok seviyorum ve kendimi orada iyi hissediyorum. Hiçbir aile bağım yok bölgeyle, çocukluğum da orada geçmedi, bölgeye ilk gidişim 1977 yılı ama beni oraya çeken bir şey var. Bu şeyin ne olduğunu gerçekten bilmiyorum.
Bugüne kadar sizi en çok heyecanlandıran bulgular hangileri oldu?
Çayönü her yıl sürpriz yapan bir yerleşimdir. Aslında bu durum özellikle Kuzey Mezopotamya’daki birçok kazı yeri için de geçerli. Son yıllardaki kazılarda ızgara planlı-kanallı yapıların geçiş yapısını ortaya çıkartmak ilginçti. 1986’da batıdaki kazı alanında yeni evreleri ve atölyeleri saptamayı da yine heyecan verici sayabilirim. Yine son yıllarda bulduğumuz ve kireç çukuru olduğunu düşündüğümüz kesimi özellikle belirtmeliyim. Kafataslı Yapı’nın her odasındaki insan kalıntıları da heyecanlandırıcı bulgulardı. Dediğim gibi bölgede her yıl bizi yerimizden hoplatacak bir sürprizle karşılaşırız.

Çayönü’nü, Neolitik Dönem’de “bir anahtar” olarak görmenizi sağlayan bulgular nelerdi? Yerleşik düzene geçişe dair en somut kanıtlar neler oldu?
Öncelikle Güneybatı Asya coğrafyasında Neolitik Dönemde Çayönü kadar uzun kesintisiz bir yerleşim yeri yok, en azından bugüne kadar keşfedilip kazılmış bir yerleşim yok. İkincisi MÖ kal.9300’lerden ile MÖ kal.6500 yılları arasında çevre koşulları ve bu koşullardaki değişimlerle uyumlu bir mimari gelişimi söz konusu. Bugünkü terminolojiyle sistematik bir ‘imar planı’ mevcut. Anladığımız kadarıyla sorunlara en iyi çözümü bulmaya ve sürekli ‘yenilik arayışına’ oldukça yatkın bir topluluk. İnanılmaz bir dinamizmin varlığını hissedebiliyorsunuz. Ve bu dinamizmi oldukça karmaşık bir inanç çerçeveliyor. Örneğin, yapıların tıpkı canlı varlıklar gibi bir ömrü olduğu inancı, ‘öldüklerinde’ belirli kuralları saptanmış törenlerle gömülmeleri…. Yapılar öldüklerinde temizleniyor, bazı yerleri tahrip ediliyor, hediyeler bırakılıyor ve bazı tabakalardaki yapılar yakılıyor, yanık molozu içine doldurup kapatılıyor ve kesinlikle rahatsız edilmiyorlar. Binaların canı/ruhu olduğu inancı aslında sadece Çayönü’ne özgü değil. Bu inanç GB Asya Çanak Çömleksiz Neolitik toplulukların ortak inancı. Benzer uygulamayı Levant’ta da görebilirsiniz, Orta Anadolu’da da… Konut yapıları dışındaki bütün kamusal (özel) yapılarda bu kuralların bazı daha özel ayrıntıları da var. Örneğin, özel yapının her türlü yapı öğesi (taşları dahil) veya içindeki eşyaları gömülürken yapının herhangi bir yerine kırılıp atılıyor veya aynı parsel içinde yapının yenilenmesi sırasında kullanılıyor. Bunun en güzel örneğini Kafataslı Yapıda gördük. Yapının ‘eski musalla taşı’ kırılmış ve parçaları yeni yapının inşasında kullanılmış. Kafataslı Yapı’nın tabii ki en önemli özelliği yerleşmenin belirli bir zaman diliminde ölülerin mezar evi olması; yaklaşık 420 birey; yeni doğmuşundan 65 yaşındaki bireylere dek topluluğun bütün üyelerine…. Yapıda farklı gömüt uygulamalarıyla karşılaştık: Yarı katlanmış şekilde yatırılmış daha sonra kafası alınmış; bir odada cesetlerin çürümeye bırakılıp daha sonra kafatasları ve uzun kemiklerinin odanın bir duvarı boyunca istiflenip yeni cesetlere alan açılması; kafataslarının saklandığı başka bir oda gibi. Kafataslı Yapı’nın bir benzeri GB Asya Neolitik yerleşimlerinden hiçbirinde yok. Tamamen Çayönü’ne özgü. Bir diğeri buraya özgü yapı, kireç söndürülerek bir beton taban sertliğinde yapılmış kırmızı tabanı ile Terrazo yapısı. Söndürülmüş kireç taban uygulamasıyla değişik Çanak Çömleksiz Neolitik yerleşmelerde karşılaşıyoruz ancak bu kadar üst düzeyde teknikle yapılmışı yok. Nitekim son yıllarda büyük olasılıkla bir kireç yakma çukurunu bulmamız, Çayönü topluluğunun kireci oldukça yoğun kullandığına işaret ediyor. Terrazo taban bunun zirve noktası. Bu tekniğin dünya üstünde tekrar kullanımı için Orta Çağ İtalya’sına gitmemiz gerekiyor. Ve tabii bakırın ısıtılarak veya soğuk dövülüp biçimlendirilmesinin (pyro teknoloji) icadı. Bugün madencilik tarihi Çayönü ile başlıyor. Aslında topluluk, anladığımız kadarıyla, burayı yurt edinmeyi akıllarına koyarak gelmişler. Yarı çukur tabanlı barınaklarını su basmasına rağmen terk etmeyip günlerce, belki de haftalarca tartışıp, yapılarını yerden yükseltilmiş bir ızgara sistemi üzerine yapmayı keşfetmiş bir topluluktan söz ediyoruz. Halbuki sınırların olmadığı bir coğrafyada pekâlâ başka bir yere gidebilirlerdi.

O dönemin flora ve faunasına dair neler biliyorsunuz? Hangi bitki ve hayvanlar evcilleştirilmişti?
Domuz ilk evcilleştirilen hayvan. Sığırın evcilleştirme süreci de izlenebiliyor. Koyun-keçi evcilleştirme denemeleri de var ama hücre planlı yapılar evresinin sonlarına doğru başka bir yerden tam evcilleştirilmiş koyun ve keçi getirilmiş. Ergani Ovası, günümüzdeki doğal bitki örtüsü açısından Irano-Turanian altbölgesi içinde değerlendirilir. Halbuki bulgulara göre Ergani Ovası’nın MÖ 10.000-7500 yılları arasındaki görünümü çok farklıdır. Çayönü’nün bitki kalıntıları, bugün otsu bitkiler dışında, bitki örtüsü açısından kıraç Ergani ovası ve çevresinin bu dönemde seyrek meşe-ardıç ağaç topluluklarıyla kaplı; kireçtaşı kayalıkların ise bozkır görünümünde; daha güneyde ise aralarda badem ve fıstık ağaçlıklarının yetiştiği bozkırlar uzanmakta. Çevre nohut, mercimek ve fiğ gibi baklagiller, emmer ve einkorn gibi daha çok otsu görünümlü tahıllar ve diğer otlar açısından zengin. Ayrıca şu andaki verilere göre MÖ 3000’in başlarına kadar ovanın ortalarından akan ve yerleşmeyi sürekli taşkınlarıyla tehdit eden derin akarsuyun çevresinde saz, kamış, keten gibi bitkilerin yetiştiği bataklık alanları mevcuttu. Akarsu kunduz, su samuru gibi hayvanlara, olasılıkla birçok balık çeşidi ile tatlısu yumuşakça ve çift kabuklulara ev sahipliği yapıyordu. Dişbudak gibi suyu seven ağaçların varlığı da ovanın o dönemlerde suyu bol bir ova olduğunu gösteriyor. Bu farklı çevresel ortamlardaki hayvan toplulukları da oldukça çeşitlidir. Kazılarda yaban domuzu, yabani sığır, yabani koyun, yabani keçi, kızıl geyik, karaca, ceylan, at, eşek, kahverengi ayı, kızıl tilki, sansar, gelincik, porsuk, tavşan, kirpi, yaban kedisi, Anadolu parsı ile çeşitli kuşlara ait kalıntılara rastlandı. Günümüzde Hilar Kayalıkları ve çevresinde kızıl tilki, sansar, gelincik, tavşan, kirpi ve çeşitli kuşlarla sık sık karşılaşıyoruz. Tepede tabakaları tahrip eden bir tilkimiz de var, kendisiyle pek sık karşılaşmazsak da….
Pişirme teknikleri nasıldı?
Bitkilerin bir kısmı çiğ tüketiliyordu olasılıkla. Baklagilleri ve tahılları bazalt öğütme taşlarında öğüttükleri veya havan eliyle döverek kırdıklarını söyleyebiliriz. Elde ettikleri unu ne şekilde tükettikleriyle ilgili elimizde bir veri yok maalesef. Belki hamur yapıp bazalt bir taşın üzerinde pişirmiş olabilirler ama bu sadece bir varsayım. Av hayvanlarını olasılıkla ortada yanan bir ateşin üzerinde çevirerek pişiriyorlardı. Şiş kebap yapıyorlar mıydı bilemeyiz. Neden olmasın? Et ve balıkları tütsülediklerini veya kuruttuklarını öne sürebiliriz.
Bölgede yaşanan çevre felaketleri nelerdi, bunları nereden anlıyoruz?
Öncelikle ovanın ortasındaki akarsuyun olasılıkla ilkbaharda sık sık yol açtığı seller var. Bu sellerin kuvveti ve etki alanı dönem dönem değişebiliyor. Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’deki ızgara planlı / radyal planlı yapıların icadını bu sellere borçluyuz. Hücre Planlı evrenin başlarında şiddetli bir sel/taşkın söz konusu. Yerleşmenin kuzeyini yaklaşık 50 cm kalınlığında bir aluvyal dolguyla kaplayarak tamamen gömmüş. Bunun neticesinde yerleşme belli alana sıkışmak zorunda kalmış. Terrazo yapısının bilinçli tahrip edilmesi de olasılıkla bu döneme ait. Terrazo ve hemen 1.50-2 m doğusundaki Özel yapıyı korumak için bir teras duvarı örülmüş. Ayrıca Hücre Planlı evrenin sonunda Geniş Odalı Yapılar evresinin başlarında yakılarak gömülmüş hücre planlı yapıların duvarlarında aks kaymaları bir veya birkaç depreme işaret ediyor. Anladığımız kadarıyla bu arka arkaya gelen felaketler Çanak Çömleksiz Neolitik topluluk üzerinde gerçek bir travma etkisi yaratmış. Geniş Odalı Yapılar evresinde de sel izleri mevcut. Yapılar daha basit mimari teknikte yapıldığından deprem olup olmadığını bilmiyoruz. Sel olayları Çanak Çömlekli Neolitik Dönem’de de süregelmiş. Ama esas büyük felaket MÖ 2800 yıllarında İlk Tunç Çağ’ın ilk yarısında (İTÇ I-II) gerçekleşmiş. Çanak Çömleksiz Neolitik höyüğün kuzeydoğu yamacı İlk Tunç Çağ I-II’de mezarlık olarak kullanılmış durumda. Ayrıca kuzey yamaca oturtulmuş olasılıkla Son Kalkolitik döneme MÖ 4. Binlerin sonu) ait taş duvarlı bir yapı en az üç kere ciddi anlamda deprem geçirmiş. Bu yapıyı gömen ve mezarlık alanını tamamen örten homojen, sert, yağlı, siyaha yakın koyu kahverengi kurşuni dolgu, coğrafyacı ekip elemanlarımızın gözlemlerine göre bir bataklığın veya derin bir akarsu yatağının en dip dolgularıdır ve olasılıkla bir veya birkaç depremin etkisiyle dolgular tepeyi kaplayacak şekilde güneye doğru kütle halinde akmıştır.Bu dolgu, anlaşıldığı kadarıyla ovanın bütün güneyini kaplamıştır. Bugün kazıda saptadığımız bu sözünü ettiğimiz dolgu çevremizdeki tarlalarda da var.




2014’te kaybettiğimiz Prof. Dr. Halet Çambel’i nasıl hatırlıyorsunuz? Aktarmak istediğiniz anılarınız varsa dinlemek isteriz.
Halet Hanım’la ilk tanışmamız 1975 yılında Güven Arsebük’ün dersinde gerçekleşti. Karatepe kazısından geliyordu, üzerinde arazi kıyafeti vardı ve o dersten çıktığımda ben kesinlikle Prehistorya Bölümünü seçmeye karar vermiştim. Burada bir parantez açmam gerek: o yıllarda İÜ Edebiyat Fakültesi’nde Arkeoloji Bölümüne girenler ilk yıl Klasik Arkeoloji ve Prehistorya’yı birlikte okuyordu ve yıl sonunda sınava girip esas sertifikasını seçiyordu. Halet Hanım’ın Prehistorya Bölümüne gireceklerin önüne koyduğu bazı kurallar vardı, aklımda kalanlar: 1- Kesinlikle bir yabancı dilin olacaktı ve ikincisi de öğrenilecekti; 2- Dört yılda mezun olmayı kesinlikle aklımızdan çıkaracaktık çünkü 4 yıl çok yetersiz bir süreydi, 6 yıl okumayı göze almamız gerekiyordu. Halet Hanım’la çalışmak hem kolaydı hem de zordu. Sizi bir şeye ikna etmeye karar vermişse saatlerini harcayabilirdi. İş konusunda çok titizdi, örneğin size bir iş verdi ve belirli süre tanıdı. Bu zaman süresi içinde o işle ilgili hiçbir şey sormazdı, amaaa süre bitip de önüne işi tam olarak koymazsanız yerin dibine girin daha iyi. Bir de kâğıtların suyuna kesilmiş olması (1970-80’lerde kağıtlar standart değildi, hazır A4 boyutlu standart kâğıt bulmak da hemen hemen imkansızdı. Dolayısıyla biz büyük toplardan norm kâğıt kestirirdik ve bunların suyuna kesilmiş olması gerekiyordu). Kendisine verdiğiniz A4 boyutlu suyuna kesilmiş kağıtlarda hiç kırışık olmaması ve herhangi bir leke olmaması da yazılı olmayan bir kuraldı. 1983’te Domuztepe Arslantaş Barajı kurtarma kazılarında kazı yerine ulaşmak için bayağı bir yol yürümemiz ve öğle yemeğimizi de yanımızda taşımamız gerekiyordu. Her nasılsa çantadaki yemeğin suyu/yağı akmış ve yanında duran Puantaj defterine bulaşmıştı. Hesap zamanı gelip defteri teslim etmemiz gerektiğinde temizlemek için verdiğimiz uğraş neticesiz kalmıştı ve Halet Hanım’a durumu anlatmak da biraz sancılı olmuştu. 1984 yılında 2,5 yaşındaki oğlum Çınar’ı Çayönü kazısına götürmem söz konusu olduğunda babası, Halet Hanım’ın bu işten pek hoşlanmayacağını söyleyip beni caydırmaya çalışmıştı. Ancak o zaman ben de gidemeyecektim. Kazı evine geldik ve Çınar, Halet Hanım’ın ‘en yakın’ arkadaşı oldu. Her akşam istinasız yemekten sonra evin etrafında şarkı söyleyerek yaklaşık 1 saat yürüyor ve koşuyorlardı. Ergani’ye geldiğinde çat pat konuşan Çınar, ikinci ayın sonunda mükemmel bir Türkçe ile İstanbul’a döndü. En ilginci de Çınar’ın kendisine ‘Halet’ diye seslenmesiydi, Halet Hanım kendisi böyle istemişti ama hepimizin garipsediğini belirtebilirim.
1984’ten sonra YÖK’ün üniversitelere “çeki düzen vermesi” kapsamında “eğitimin dört duvar arasında yapılması” ve “hocaların üniversiteler açıldığında yerlerinde olmaları” fermanı dayatılınca daha önceki yıllarda eylül ortalarında gidip kasım ortaları veya sonunda döndüğümüz çalışma dönemleri ağustos-eylül aylarına çekilmek zorunda kaldı. Bu da Güneydoğu Anadolu için en sıcak mevsimde arazide olmak demekti. Bugünden baktığımda, ‘çok sıcak’ diye şikâyet ettiğimiz dönemler bugüne rahmet okutur. Bu ortamda kazı evinde öğleden sonra dinlenmek için serin bir köşe bulmak gerçekten zordu. Halet Hanım kendine çok güzel bir yer seçmişti: Şöminenin arkasında, depo ile arada kalan alanda duran aynı boyutlarda iki büyük sandığın üzeri. Saat 3.30 ile 5 arasında uykusunu bölecek herhangi bir ses çıkartılması, Halet Hanım’ın hışmını üzerinize çekmeye yeterliydi. Bir gün buzdolabı bozuldu ve usta sabah geleceğine akşamüstü 4 civarında geldi. (1980’lerde Ergani’de servis yoktu, usta ya Diyarbakır’dan gelirdi ya da yerelden beyaz eşyadan anlayan bir ustayı getirtirdiniz.) Tamirat bitti, gidecek, parasının verilmesi gerek. Para Halet Hanım’da ve her zamanki gibi o saatte uyuyor. Usta sabırsızlanıyor, ustaya refakat edenler kıvranıyor. Ben o sırada avluda ağacın altında oturmuş kitap okuyordum. Mehmet Özdoğan (eski kocam) yanıma geldi ve Halet Hanım’ı uyandırıp durumu açıklayıp parayı almam gerektiğini, ustayı daha fazla oyalayamayacaklarını söyledi. Neden ben? “Çünkü Halet Hanım sana çok kızmaz.” Gittim mecburen Halet Hanım’ın yanına ayaklarımın ucuna basa basa, anlattım durumu sakin bir şekilde. Halet Hanım “Beklesin,” diye yanıtladı. “Yaklaşık yarım saattir bekliyor, otobüse yetişecekmiş.” Kalktı mecburen, önce buzdolabını kontrol etti, ustayı soru yağmuruna tuttuktan sonra parasını ödedi. Neyse kıyamet kopmamıştı. Halet Hanım için bir alet ne işlevi varsa ancak o amaçla kullanılır. Örneğin, perse ile çivi çakılmaz, çatal veya tornavida ile gazoz kapağı açılmaz gibi. Tepede yanmış bir yapının ahşap dikme deliklerinin içindeki toprağı boşaltmak için en ideal alet çorba kaşığıydı. Bir kaşık ödünç alıp tepeye götürmek için Halet Hanım’a yarım saatten fazla açıklama yapmam gerekmişti.
Bölge halkı ve işçilerle ilişkiler açısından neler söylemek istersiniz? Döneme ve yöreye dair neler hatırlıyorsunuz?
Bürokrasi, işçi idaresi, köylülerle dengeli ve hakkaniyetli ilişki kurma konularında çok şey öğrendim kendisinden. 1986’da alan yöneticisi olduğum zaman tepede işçi puantajını tutuyordum, aylık para ödemeleri işi de bana verildi. (Bankaya yatırılma uygulaması 2010’larda çıktı.) Puantaj Halet Hanım’a teslim edilmeden önce herkesten çalıştığı gün konusunda onay almam gerekiyordu. Parayı öderken de bir işçi kaç gün çalıştığını ve ne kadar alması gerektiğini söylemediği müddetçe parasını alamıyordu (okuma yazma oranlarının düşük olduğu, dışarıya çalışmaya gitme geleneğinin olmadığı yıllar). Burada amaç, kimsenin aklında kazıklandım fikrinin oluşmamasını sağlamaktı. Kazı başlamadan işçi alırken de köydeki ailelerin nüfus oranlarını gözetmem gerektiği özellikle belirtildi Halet Hanım tarafından. Bir de çok fakir olanlar, çok iyi çalışmasalar da işçi olarak yazılıyordu, 18 yaşından küçükleri almıyorduk ama o yıllarda nüfus kağıdına göre 18 veya üstü olan bazılarının yaşı gerçek yaşları değildi. Eskiden köylerde bebek ve küçük çocuk ölümleri yüksek olduğundan baba her seferinde gidip kâğıt çıkartacağına ölen ağabeyinin nüfus kağıdını kullanıyordu bir sonraki çocuğa ölenin adını vererek. Halet Hanım şöyle bir yöntem bulmuştu: Nüfus kağıdına göre 18 yaşındaki genç işçi adayının boyu tepede kullandığımız küreklerin boyunda veya daha yüksekse kazıya kabul ediliyordu. Bir de kesinlikle herhangi bir hediye kabul etmemiz yasaktı, bir karpuz bile… İşçiyi Hilar köyünden alıyorduk, istediğimiz sayı eksik kalırsa komşu köylerden Til Huzur ve Boncuklu’dan da işçi geliyordu. 90’lar öncesinde Ergani’deki tek sağlık kuruluşu bir sağlık ocağıydı o da yetersiz kalıyordu. Diyarbakır’da hastane vardı ama köydekiler için ancak çok elzem durumlarda gidilen bir yerdi. Yanıklar, basit yaralanmalar, çıbanlar, çocuk-bebek ishalleri için kazıevine gelirlerdi. Köylerde çok ciddi hijyen sorunu vardı; Su sorunu yoktu ama olasılıkla yaşam biçiminden kaynaklanıyordu. Evlerde yemek açık ateşte piştiğinden yanık vakaları günlük hadiselerdendi, bir de damdan düşmeler… Oldukça kapsamlı bir ecza dolabımız vardı bu işler için. Çıbanların nasıl sağaltıldığını Halet Hanım’dan öğrendim. Küçükken annemden birçok şeyi öğrendiğimden elim yatkındı. 1984’ten sonra Tepe’deki günlük rutin işlerim arasında çıban temizlemek, yaraları temizleyip sarmak gibi basit sağlık faaliyetleri de yer alıyordu. Halet Hanım bu işi bana devretmişti. Parmağı demir kapıya sıkışıp neredeyse kemiğe kadar sıyrılmış bir parmağı tedavi ettiğim dün gibi aklımda. Halet Hanım’la ilişkimiz Çayönü kazısı ya da kazılarla sınırlı değildi. Çeşitli vesilelerle Arnavutköy’deki ahşap evine gitmişliğim de vardır.





(Fotoğraflar: Batuhan Sarıcan)
Çayönü Tepesi Kazıevi çok ilgi çekici ve ziyaretçisine zaman yolculuğu yaşatan bir mekân. Hatta büyüsüne kapıldığım için bizi Çayönü’ne götürecek servisi kaçırdığımı da hayatım boyu unutmayacağım. Bu yapının olduğu gibi korunması ve yaşatılması da oldukça önem taşıyor. Bu mekânın tarihini sizden dinleyebilir miyiz?
Çayönü Kazıevi Prof. Dr. Halet Çambel ile Prof. Dr. Robert J. Braidwood – Linda Braidwood’un 1962 yılında kurduğu Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırmaları Karma Projesi araştırmalarında kullanılmak üzere 1969’un sonlarında ya da 1970’in başlarında Ağahan Mimarlık Ödülü sahibi Nail Çakırhan tarafından tasarlanıp yapılmış. Planının Halet H. ve Braidwoodlarla kapsamlı tartışıldığını düşünüyorum. 1964 ve 1968 kazılarında aynı alanda çadırlı bir kamp kurulmuş. Kampın ve kazıevinin yer aldığı arazi daha sonra Ergani Öğretmen Okuluna çevrilen eski Ergani Köy Enstitüsü’ne ait. 1965 yılında Millî Eğitim Bakanlığı’ndaki kültür hizmetlerini yürüten birimler, Kültür Müsteşarlığı’nda toplanmakla birlikte 1971 yılında Kültür Bakanlığı kuruluncaya kadar Türkiye’de kazı izinleri Milli Eğitim Bakanlığı tarafından veriliyordu. Kampın bu nedenle bu kuruma bağlı bir yerde kurulması çok doğal. Evin ana planı orta avlulu ‘L’ şeklinde bir kanat ile öğrenci ekip elemanları için ayrılan yatakhane bölümünden oluşuyor. ‘L’ şeklinde bir kanadın bir ucunda uzman odaları, en sonunda da Halet H. ve Braidwoodların yatak ve çalışma odaları yer alıyor. Doğu kesiminde ise çalışma mekanları, oturma ve yemek odası. Kuzeydoğu ucunda kiler, mutfak ile kazıevi bekçisi Mehmet Ateş’in odası, şöför ve ahçının odaları bulunur. Gündüz eve çalışmaya gelen bulaşıkçı ve çamaşırcı (bulaşık ve otomatik çamaşır makinasının olmadığı yıllar) ile diğerleri bu kesimde öğle yemeği yerlerdi. Ekip 1970 yılında evi kullanmaya başlamış. Robert J. Braidwood, meslek lisesinin marangozluk bölümünden mezun olduğu için ahşap işlerinden çok iyi anlıyordu ve zevk alıyordu uğraşmaktan. Yatakhanelerdeki ranzalar, odalardaki raflar, çalışma odası olarak kullandıkları kesimdeki masa ve raf donanımları, atölyedeki raf sistemi, mutfak ve kilerdeki raf ve tezgahlar, hatta sandalyeler hep Braidwood hocanın elinden çıkma. Bugün bunlardan bazılarını hala kullanıyoruz. Braidwood hocanın şahane bir marangozluk takımı vardı (hepsi duruyor). Bu takım, Braidwoodlar kazıevine geldiklerinde özel panosuna asılır ve kazı boyunca da dururdu. Herhangi bir aleti ödünç almak, askeriyede bir silahı almak kadar zordu. Braidwood hoca ancak çok güvendiği kişilere teslim ederdi, ki bu inanılmaz bir sorumluluk yükü demekti. Bu güvenilir kişilerden biri olmaktan gerçekten onur duymuşumdur. Kazıevi’nin elektrik sistemini de Halet Hanım yapmış. Yatılı ziyaretçilerin sıklığından ötürü (1980’lerde Ergani’de Öğretmen Evi dışında doğru dürüst kalacak bir otel yoktu) bir misafir odası gereksinimi doğdu. Mimar ekip çalışmak için bir mekâna gereksinimlerini de ısrarla belirtince 1986’da bugün kazı deposuna çevirdiğimiz iki mekânlı yapı inşa edildi. Ayrıca hem arazi hem de günlük kullanım eşyalarının çoğalması artık kiler/depo olarak ayrılmış mekânın yetersiz kalmasına yol açmıştı. Kültür Bakanlığı sona eren kazıların eşyalarının yöredeki müzeye teslimini şart koşar. Müzelerin istemediği eşyaları (çarşaf, havlu, sandık, benzin bidonu, açılır kapanır masalar gibi) kazı başkanları bizim kazıya bağışlamışlardı. Aynı yıl binanın doğu kanadına bitişik bugün aynı amaçla kullandığımız depo inşa edildi. 1991 yılına kadar aktif kullanılan kazıevi 1992’de GD Anadolu bölgesindeki kazıların güvenlik nedeniyle durdurulmasıyla kısmen bekçimiz Mehmet Ateş’in evine, kısmen de kazı malzemelerinin saklandığı bir depoya dönüşmüştü. Bekçi Mehmet ne kadar bakarsa baksın ev yıprandı doğal olarak. 2015 yılında kazıya başladığımızda çok ciddi bir tadilatın gerçekleştirilmesi kaçınılmazdı. 3 sene geçici çözümlerle idare ettik. 2017 sonlarında GAP idaresinden gelen finans kaynağıyla yapı kapsamlı bir onarımdan geçti. Yapının ana planı değiştirilmedi, alt yapı sistemleri, döşemeler ve doğramalar yenilendi. Islak mekanlar ve mutfak tamamen elden geçirildi. Halet Çambel’in yatak odası özgün haliyle bırakıldı. Avlu tabanı aynı düzleme getirilerek bazalt kaplandı. 1990’larda evin çevresine ağaç ekmeye başlamıştık. Ev deremin üzerinde oturduğundan fidanlara yuva açmak için hilti getirttiğimizi hatırlıyorum. O günden bu yana yapının çevresi çok daha yeşil. Onarımı izleyen süreçte kazı evi olarak kullanımı süregelirken bazı mekanlara yeni işlev verilmiş. 2018 yılında yerleştikten sonra biz kendi onarımlarımızı yapmaya, sandıkları açmaya ve eksikliklerimizi gidermeye başladık. Bu süreçte kazıevindeki artık kullanılmayan ya da değişen teknolojiyle kullanım dışı kalan bir sürü değişik nitelikte eşya, kırtasiye ve belgeleme malzemesi, karanlık oda takımları, vb. vardı. Braidwoodlar 1964 yılında kazıya gelirken ABD’den transatlantikle sandık ve variller içinde neredeyse bütün kamp malzemesini getirmişler. Bunların arasında 1950’lerde yaptıkları Irak/Jarmo kazısından kalanlar ile İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan ordusunun satışa çıkardığı çeşitli eşyalar da mevcut. Örneğin sandıklar, sahra karavana ve kepçeleri, gaz maskesi çantaları, mataralar, hurçlar, vb. 2015’te kazı başkanlığını aldığımda kazıevinde bu eşyalarla ‘kazının günlük hayatına dahil olan’ bir sergi yapmayı kafama koymuştum ve bu amaçla kazı evi ihalesine değişik boy vitrinleri de ekletmiştik. 2018’de eve yerleştikten sonra bu düşüncemi yavaş yavaş hayata geçirdim. Bugün sergilediklerimiz kadar daha sergilenebilecek bir sürü şey var. Onları da zamanla onarıp ortaya çıkartacağız.

Fotoğraf: Nezih Başgelen
Geçmişte kazı ekibinin bu evdeki olağan bir günü nasıl geçiyordu?
Günlük kazı ve çalışma rutinimizde çok fazla bir değişiklik yok aslında. 1980’lerde nasılsa hâlâ da öyle. Arazi ekibi tan yeri ağarmadan tepede olur, ki mümkün olduğunca çok sıcakta çalışmak zorunda kalmayalım. Güneş doğmadan önceki 10-15 dakika aynı zamanda fotoğraf için ışığın iyi olduğu saatlerdir. Atölye ekibi ve evdeki uzmanlar 6’da işbaşı yapar. 9-9.30 civarında kuşluk arası verilir. Kazı evinden getirdiğimiz kumanyayı yeriz. Öğlen 1.30-2 civarında paydos verilip eve dönülür. Duşlara koşma, ardından yemek. Yemekten sonra saat 5’e kadar siesta vakti. İsteyen uyur, isteyen kitap okur, müzik dinler…. 5-5.20 çay/kahve saati. Tepede çizim, fotoğraf çekimi, bazen ince temizlik, not yazma gibi işleri olanlar tepeye çıkar. 5.30’dan sonraki süreç daha çok atölyede malzeme ayrımı, yıkama, plan çizme, ertesi güne hazırlık gibi işlerle geçer. 1980’li yıllarda Braidwood Hoca (Robert J. Braidwood) saat 7-7.30 arasını aperatif ve sosyalleşme saati olarak ilan etmişti. Herkes arka avluda (kazıevinin batısındaki açık alan) toplanıp kelebek koltukları ve yönetmen koltuklarını alıp gelir ve hem güneşin batışını izler hem de sohbet edip bir kadeh bir şey içerdi. Sonra toparlanıp yemeğe. Yemek sonrası çay eşliğinde toplantı saatidir, hasta olmayan herkes katılmak zorundadır. (Yazılı olmayan gelenekselmiş bir kuraldır ve hala geçerlidir!) Toplantıda o gün arazide yapılanlar, ertesi gün yapılacaklar, atölyedeki çalışmalar, kampla ilgili sorunlar, vb. masaya yatırılır ve tartışılır. Toplantıların 2-2.5 saati bulduğu çok olmuştur. İlk yıllarda tartışmalar İngilizce yapılıyordu zamanla İngilizcesi yeterli olmayan öğrencilerin varlığı, buna karşın Türkçe bilmeyen uzmanların da toplantıda bulunmaları tartışmaları 2 dilde yapılma zorunluluğu getirdi. Toplantı sonrası öğleden sonra işini bitiremeyenler tekrar masa başına geçer. Ertesi günün arazi hazırlığı yapılır ve genellikle saat 11-12 arasında yatılır. Günlük rutin her zaman bu minvalde akmaz. Habersiz misafirler, hatta gece yarısı yatıya gelen ekipleri yerleştirme sorunları gibi sürprizler sık vakalardı. Kaymakam gibi üst düzey bürokratların ziyareti, bazen mutfakla ilgili krizler, hastalanan ekip üyelerinin hastaneye taşınmalarını da sayabilirim. Doğum günleri muhakkak kutlanır. Herkes eliyle küçük hediyeler hazırlar (bunların çoğu esprili hediyelerdir) ya da çok sevilen değişik bir yemek ve/veya tatlı yapılır. Hafta sonları genellikle bir yere gezmeye giderdik, bu bir kazı yeri olabilir ya da Hazar’a yüzmeye, Diyarbakır’a da inilebilir – çoğunluk neye karar vermişse. Eğer ziyaretçilerimiz yoksa ya da herkes dinlenmeyi tercih etmemişse bu geleneği hâlâ sürdürüyoruz.

Devletin Çayönü ile Hilar’daki çalışmalara yeterince destek verdiğini düşünüyor musunuz? Zarar gelmemesi ve daha çok turisti çekmesi adına neler yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Hayır. Bir kere kazı bütçeleri çok az ama bizlerden her yıl ‘mucizeler’ yaratmamız bekleniyor. ‘Şunu yapın bunu yapın’ deniyor ama bütçe verilmiyor. Sponsor bulmak her bölge için kolay değil, özellikle Diyarbakır’da. Sizin sponsor olarak kabul ettiğiniz firmanın sahiplerinin GBT’sine bakılıp öyle onaylanıyor Ankara’da. Bürokrasi çok fazla zaman alıyor. Bekçi işi 30 yıldır çözülmedi. Gönüllü bekçimiz var ama nereye kadar? 1980’lerin ikinci yarısında epey gelip giden vardı. Son yıllarda ziyaretçi sayısında ciddi artış var. Rehberlerden birinin söylediğine göre özellikle Avusturya ve Almanya’dan talep artmış. O da bir sorun aslında, ziyaretçiler arazi çalışması sırasında gelirlerse birinin işini bırakıp gezdirmesi gerekiyor. Rehberle gelen kafileler oluyor ama tepede ekip varsa, içlerinden uzman birinin anlatmasını tercih ediyorlar. Bu da eğer o gün çok yoğunsanız sorun oluşturabiliyor. Kısaca ziyaretçi gelmesinden biz de memnunuz ama anlattığım sorunlar da mevcut.

“Kazı bütçeleri çok az ama bizlerden her yıl ‘mucizeler’ yaratmamız bekleniyor.”
Kazılar Ergani halkının kalkınmasına katkı sağlıyor mu? Sağlamıyorsa hangi adımlar atılabilir?
90’lı yıllara kadar sağlıyordu diyebilirim. Özellikle Hilar köyünde arazisi olmayan ailelere… 2-2.5 ay kazıda işçi olarak çalışmaktan kazanılan miktar önemli bir katkıydı. Hele aynı aileden 2-3 kişi çalışmışsa. Til Huzur köyünden gelenler için de öyle. Ayrıca yoğurt, ayran, karpuz satın alınıyordu. Belki başka ürünler de; mutfak alışverişiyle o yıllarda alakam olmadığı için tam bilmiyorum. Ergani’den de alışveriş yapılıyordu haliyle. 2015’ten sonra birçok alışverişi Ergani’den yaptık ama sonunda kısıtlı bütçeyle çalıştığımız için çok büyük bir girdiden söz edemeyiz. Ergani’de her ne kadar son yıllarda kafeler, daha büyük alışveriş merkezleri açılmış olsa da Ergani hâlâ tam olarak kasaba geleneğini üzerinden atmış değil bence. Halbuki oldukça eski ve önemli bir yerleşim. Örneğin eski Hükümet binası Türkiye’de Abdülhamit zamanında yapılan, yanlış hatırlamıyorsam 2. Hükümet binası. Köy enstitüsü Türkiye’deki en büyüklerinden biriymiş. Eğitim seviyesi yüksek bir ilçe ama hâlâ Çayönü denince ‘ilk buğdayın evcilleştirildiği yer’ diye karşılık alıyorsunuz ama birçok Erganili hayatında Çayönü’nü hiç ziyaret etmemiş. Belki biraz bizde de hata var. İlçede Çayönü ile ilgili tanıtım toplantısı pek yapmadık kazının kendi uğraşlarıyla didinmekten. Önümüzdeki yıllarda bu konuya daha fazla ağırlık vermeyi planlıyoruz.

Şimdi Çayönü’nden biraz uzaklaşalım. Arkeoloji okumak sizin istediğiniz, bilinçli bir tercih miydi? Sizi arkeoloji okumaya iten ne oldu?
Evet. Orta son sınıfta karar vermiştim. Biraz aileden kaynaklı sanırsam. Dedem antikaya ve eski eserlere meraklıydı. Babam Gazanfer Erim mimar, Güzel Sanatlar Akademisi’nde (bugün Mimar Sinan Üni.) okurken İÜ Klasik Arkeoloji bölümünde Prof. Dr Arif Müfit Mansel’in derslerine dinleyici olarak katılım kartına sahip. Küçük yaştan itibaren beni alıp müzelere götürür, eski eserlerle ilgili birçok şey anlatırdı. Babamla ortaokulda yaptığımız Akdeniz gezisinde Efes, Perge, Side’yi ziyaret etmiştik. Bu da önemli bir nokta oldu. Klasik Arkeoloji hayranlığıyla başladım fakülteye ama yukarıda anlattığım gibi ilk yıl Halet Hanım ile karşılaşmamız, Güven Arsebük’ün insanın gelişimi ile ilgili anlattıkları ve ilk yıl her ne kadar Prehistorya Laboratuvarına giremesek de oranın çekiciliği beni Prehistorya’ya yöneltti. 1977 yılında Karakaya, Atatürk Baraj alanlarındaki iki aydan fazla süren yüzey araştırmasına katılmış olmam da benim Doğu-GD Anadolu’da çalışmaya karar vermemde önemli bir etkisi oldu. Gerisi arkadan geldi zaten. Bildiğim kadarıyla bu kadar uzun süre GD Anadolu Bölgesinde çalışan tek arkeoloğum. 34 yıl dile kolay…
Arkeoloji okumak isteyen gençlere neler tavsiye etmek istersiniz?
Merak, sabır, işten gocunmamak, sürekli okumak, araştırmak ve kısa yoldan zengin olmayı hayal etmemek…

Meraklısı için bonus soru: Çayönü Tepesi ve Hilar, dünya uygarlık tarihi ve Türkiye’de arkeoloji biliminin gelişimi açısından nasıl bir önem taşıyor?
1964 yılında Kuzey Mezopotamya’nın Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin prehistorik açıdan ne kadar önemli olduğunu dünyaya tanıtan Çayönü, özgün adıyla Kote-ber-Çem’i belki de iki boyutta ele alabiliriz. İlki Prof. Dr. Robert J. Braidwood’un tarım ve evcilleştirme sürecinin Mezopotamya’nın ovalık kesimleri yerine evcilleştirilen bitki ve hayvanların doğal yaşam alanı olan dağ-eşik bölgesinde yer aldığı tezinin İran ve Irak’tan başlayan arazide sınama serüveninin son durağı olması; ve Cumhuriyetin ilk kurulduğu anlardan itibaren sistematik olarak sürdürülmüş bu bölgenin Türkleştirme projelerine karşı çıkan yöre halkının her tür talebinin sert askeri tedbirlerle bastırılması ile Birinci Dünya savaşı ve öncesindeki bu alandaki her türlü araştırmanın, bilimsel dahi olsa casusluk amaçlı olduğu inancının süre gelmesinin bir anlamda kırılması, yani bölgenin arkeolojik araştırmalara açılması konusunda kritik eşiğin aşılması olarak değerlendirebiliriz. Siyasi kararların bilimselliğin önünde durmasının artık “değişen dünya” da yer almaması gerektiği (mi?) diye bir soru akla gelmekle birlikte Prof. Dr. Halet Çambel’in babası Hasan Cemil Çambel’in İsmet İnönü’nün yakın arkadaşı olmasının etkisinin bu bölgede kazı iznini almada başat bir rol oynadığı yadsınamaz. İkincisi Çayönü’nün bulunduğu Hilar kayalıklarının önündeki alanın Neolitik Dönem toplulukları tarafından niye tercih edildiği sorunsalı. Öncelikle doğal çevre GÖ 10.000’lerdeki her türlü gereksinimi kısa mesafelerde karşılama imkânı sunuyor. Ovanın ortasında çevresi sazlıklarla kaplı (sazlıklar barınaklar için önemli bir malzeme), balıkların, su samurlarının yüzdüğü bir akarsu, bol av hayvanı, yenilebilir çeşitli meyve, otlar ve uzun süredir ‘sofra’ ya girmiş buğday, mercimek, bakla gibi bitkilerin doğal yaşam alanı; çakmaktaşı ve taş tedarik edecek kireçtaşı kayalıklar ve çok da uzakta olmayan bazalt kaynakları…Ve de uzun bir yaz mevsimi…. Fırat ve Dicle havzalarının birbirine en yaklaştığı bir coğrafyada ve doğal geçitlerin yakınlarındaki konumunun da diğer yerleşimlerle ilişkisini sağlamada kolaylaştırıcı bir rol oynadığını düşünebiliriz. Kazılar ilerledikçe Çayönü’nün Anadolu, Levant, Mezopotamya ve Zagros bölgelerinde MÖ kal.9300’lerden itibaren Çanak Çömleksiz Neolitik A’dan (PPNA) Çanak Çömlekli Neolitik Dönemin ilk yarısına kadar ayrıntılı evreleri ile birlikte kesintisiz tabakalanmaya sahip tek yerleşim yeri olduğu ortaya çıktı. Bu da zamanlı Çayönü’ne ‘anahtar yerleşme’ ünvanını kazandırdı. Kısaca, Çayönü’de avcı-toplayıcı bir topluluğun yerleşik bir yaşama geçip zamanla bitki yetiştiriciliği ve besiciliğe evrilmesini ve evcil koyun-keçinin gelmesinin yanı sıra iklimsel oynamaların da etkisiyle yarı göçebe bir yaşam düzenine geri dönmelerinin bütün evrelerini izleyebiliyoruz. Bu süreçteki mimarideki gelişim ve değişim, çevreyle uyumlu planlı yerleşim modelleri, farklı mezar geleneklerinin yansıttığı toplumsal farklılaşmaları da görmek mümkün. İlk metalürji (bakırın ısıtılarak veya soğuk dövülüp biçimlendirilmesi), ileri düzeyde malakit, çeşitli taşlar ve sedeften takı, kakma ve bilezik işçiliği; keten dokuma, dericilik; özellikle obsidyenden üretilen ve Güneybatı Asya’daki kazı yerlerinde de bu isimle anılan Çayönü Aleti gibi buluşları da göz ardı edemeyiz. 1960-70’lere kadar Kuzey Mezopotamya’da Neolitik Dönem denince basit kulübelerde yaşayan insan toplulukları akla geliyordu. Çayönü kazılarında 1964’lerden itibaren Saltaşlı yapı, Izgara planlı yapılar, Hücre Planlı yapılar ve Terrazo gibi hiç de basit olmayan yapıların ortaya çıkması ve bunların bir planlama ile inşa edildikleri dünyada Neolitik Dönem insanlarının öngörülenden çok daha karmaşık bir toplumsal yapıya sahip olduklarını gözler önüne sermiştir. Kısaca Neolitik Dönem algısı tamamen değişmiştir. Dünyanın ilgisinin bir anda Diyarbakır’a çekildiğini de eklemeden olmaz. Tekrar başa dönersek, Çayönü kazılarının başladığı yıllar Fırat ve Dicle nehirlerinin üzerinde baraj projelerinin planlandığı yıllar. Bunlardan ilki olan Keban Barajının altında kalacak kültür varlıklarının kurtarılması projesine de öncülük edenler Prof. Dr. Halet Çambel ve Braidwoodlardır. GAP bölgesinde ileriki yıllarda inşa edilen barajların (Karakaya, Atatürk, Birecik, Karkamış, Ilısu) etkilenme alanlarındaki kurtarma kazıları bu ilk adım sayesinde gerçekleşmiştir. Çayönü yurdumuzda ‘kazıların uluslararası ve multidisipliner ekiplerle yürütülmesi gerekliliği’ kavramını da ilk başlatan kazıdır. Bugün arkeozoolog, arkeobotanist, coğrafyacı, jeomorfolog gibi uzmanlar ekiplerin olmazsa olmazları. Hilar kayalıklarının bugün köyün girişinde yer alan kesimin kullanımı daha geç dönemlere ait. Burası Roma döneminde taş ocağıymış daha sonra Bizans döneminin başlarında mezarlığa çevrilmiş. Daha sonraları, muhtemelen Orta Çağlarda mezarlık alanı belli bir seviyeye kadar doldurulmuş, bazı kaya mezarları arasındaki bölmeler yıkılmış ve burası küçük bir hanın hayvanların bağlandığı ve yüklerin indirildiği bir mekana dönüştürülmüş. Tam üstüne gelen kısımdaki kayalar düzletilmiş ve buraya taş duvarlı hanın gecelendiği mekanlar inşa edilmiş. Bu kısma ait maalesef 2-3 sıra taş duvarlar dışında günümüze hiçbir şey kalmamış. Dolayısıyla hanın ne kadar süre kullanımda kaldığını da bilmiyoruz. Ancak Hilar kayalıklarının Çayönü Tepesi’ne bakan kesiminin Neolitik Dönemde kullanıldığını düşünüyoruz, en azından taş çekmek gibi ama kazı yapılmadığı için iskân sahası olup olmadığı ya da işlik alanları olup olmadığı konusu muallakta.
