Söyleşi

Ahmet Emre Kütükçü: Avcıların doğada denge sağlama gibi bir rolü yok

“Avcılık gibi keyfi bir faaliyetle türlerin popülasyonları azalıyor. Birçok tür tükenme seviyesine gelebilir.”

İnsan faaliyetlerinin artmasıyla yüzlerce tür yok oldu. Doğal yok olma hızı ve oranı da sanayileşmeden bu yana binlerce kat arttı. Bugün 1.000.000 tür yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Tehdit altında olmayan türlerin de popülasyonlarında düşüşler söz konusu; yaban hayatı, iklim değişikliğinden ormansızlaşmaya kadar birçok insan kaynaklı faktör sebebiyle stres altında. Her şey bu kadar olumsuzken bir de avcılık gibi keyfi bir faaliyetle yaban hayatı daha çok zarar görüyor, insanla yaban hayatı arasındaki güvenli mesafe ortadan kalkıyor.

Ömrünü yaban hayatını iyileştirmeye adayan bir isimle birlikteyiz Gastro Eko’da; WWF-Türkiye Yaban Hayatı Uzmanı veteriner hekim Ahmet Emre Kütükçü, merak ettiğimiz birçok kritik konuyla ilgili bilgi ve deneyimlerini paylaştı. Avcılığın hem doğal denge hem de halk sağlığı için yarattığı tehlikeler, avcıların savunularının niçin yersiz olduğu, orman yangını sonrası hatalı uygulamalar, orman yangınlarında vatandaş olarak yapılması/yapılmaması gerekenler, yaban hayatında hangi hayvanla karşılaşırsanız ne yapmanız gerektiği, doğa korumanın önemi ve daha fazlası bu söyleşide.

Söyleşi: Batuhan Sarıcan (info@gastroeko.com)

  • Sevgili Ahmet, bugüne kadar birçok yaban hayvanının hayatını kurtardınız. İyi ki varsınız. Çalışmalar nasıl gidiyor? Bu aralar neler yapıyorsunuz?
  • Daha iyisini yapabilir miyiz onu düşünüyoruz. Bu yangın sezonunda ortada çok büyük bir karmaşa vardı. Organizasyonsuzluk sebebiyle ilgisi olan ama yetkisi ve bilgisi olmayan insanların müdahalelerinde sorunlar yaşadık mesela. Biz de şu sıralar yangın konusunda bir sonraki dönem için neler yapabiliriz onun planlarını yapıyoruz. Belki yıl içinde uzmanları bir araya getiren ve sonunda sertifikasyon da olan bir çalıştay yapabiliriz. Bir olay olduğunda ilk olarak bu sertifikaya sahip insanları çağıran ve ekipmanlarını temin eden bir ağ kurmayı düşünebiliriz. Bu konuda evcil hayvan aktivistlerinin yereldeki organize olma şekli -her ne kadar iş sonunda farklı bir noktaya varmış olsa da- daha iyiydi mesela. Bir de rehabilitasyon merkezi kurma fikri doğdu. Yapılan bağışlarla da yaban hayvanlarına müdahale için bir ilk yardım aracı alma fikri var. Umarım bunlar gerçekleşir ve hayvanlara daha uygun şartlarda ve daha hızlı müdahale edilir.
  • 1 Ağustos’ta açılan av sezonu devam ediyor. Orman yangınlarından paçayı zor kurtaran hayvanların göz göre göre cinayete kurban gitmesine tanık oluyoruz. Yabanda durum nedir ve avcılık faaliyetleri bu durumu nasıl etkiliyor?
  • WWF’nin Yaşayan Gezegen Raporu’nda türlerin popülasyonlarının azalışına vurgu yapılıyordu. Yani türlerin nesli tükenme tehdidi altında olmasa da popülasyonlarında düşüş var. Çünkü hayvanların yaşam alanları bölünüyor ya da yok oluyor; iklim değişikliğinin etkileri, besin zincirleri bozulması, ormansızlaşma, madenler, derelerde HES’ler ve kirleticilerin artması gibi olumsuzluklarla mücadele ederken bir de üzerine avcılık gibi faaliyetler, ekosistem üzerinde baskı yaratıyor.
  • Peki avcılar yarattıkları sorunun farkında mı dersin?
  • Tam tersine; kendilerini doğal dengenin içinde bir pozisyona yerleştirmeye çalışıyorlar. Fakat öyle bir rolleri yok. Doğada yırtıcılar zayıf ve hasta hayvanları avlar. Buna karşın avcılar her zaman en sağlıklıları avlamaya yöneliyorlar. Hal böyleyken doğada denge kurduklarını iddia etmeleri doğru değil. Bir de sonuçta yırtıcı türlerin, biyoçeşitliliğin dengesi içinde belli bir rolleri var, ona göre davranıyor ve ona göre hareket ediyorlar. Diyelim ki on saldırıda bir tane başarılı oluyorsa avcılar hem sayı hem de teknik ekipman üstünlüğüyle on saldırıda hepsini öldürüyor.
  • Bir hayvanın popülasyonun yoğun ve neslinin tükenme tehdidi yaşamıyor olması, avcılığın en temel dayanak noktalarından biri sanıyorum. Bu konuda ne söylemek istersin?
  • Bununla ilgili bir örnek vereyim: Kuzey Amerika’daki yaşam alanlarındaki sayıları milyonları bulan Passenger pigeon (Ectopistes migratorius) dedikleri göçmen güvercinler, nasıl olsa sayıları çok fazla diyerek zamanında bolca avlanmış. 1914 yılına gelindiğinde ise bu güvercinlerin soyunun tükendiği anlaşılmış. Bugün sadece doğa tarihi müzelerinde içi doldurulmuş örnekleri var. Bu tükenişin nedeni ise avcılık. Üstelik o dönemin avcılık ekipmanları bugünküyle karşılaştırılamayacak kadar ilkel. Yani o dönemin şartlarında bile böyle bolluk gösteren bir hayvanı yok edebiliyorsa insan, buna benzer durumlar bugünün şartlarında birçok tür için daha hızlı bir şekilde gerçekleşebilir.
  • Avcılık sebebiyle tükenen başka hangi türler var?
  • Tarihte ya avlanmak ya da tehdit olarak gördüğü için avcılıkla yok edilen dodolar, kılıç dişli kaplan ve mamut gibi türler var. Mega faunada, ağırlığı otçullarda 1.000 kilonun etçillerde 100 kilonun üzerinde olan diğer birçok türün de o dönemin ilkel ekipmanlarıyla bile yok edilmiş olduğunu görüyoruz.
  • Ve buna rağmen avcılık, masum bir “hobi” ve kültürel bir faaliyet” gibi lanse ediliyor.
  • Şu anda hayvanlardan insana bulaşan (zoonoz) virüs kaynaklı bir hastalık olan COVID-19 ile cebelleşiyoruz. Bir şekilde esir edilmiş ve öldürülmüş bir hayvanla ilgili bir durum bu. Bununla birlikte yangınlarda birçok hayvan ve yaşam alanları tahrip oldu. Bunun gibi birçok olumsuz faktör varken avcılığı masum ve özgürce yapılma hakkı olan bir faaliyetmiş gibi göstermek doğru değil. Diyorlar ki “avcılık engellenemez”. Gayet de engellenebilir. Engellenmeli de. Arnavutluk gibi devlet otoritesinin çok sağlam olmadığı bir ülkede bile avcılık beş yıl boyunca yasaklandıysa Türkiye’de hayli hayli yapılabilir. Türkiye’de -bana kalsa sürekli olmalı ama- en azından beş yıl kadar avcılık yasaklansa bu süreçte doğadaki türlerin popülasyonları nasıl etkilenmiş bir izlenir, sonra tekrar bir değerlendirme yapılsa ekosistemler rahat eder. Bu kadar bencil ve açgözlü olmamak lazım. Hani bu noktada şunu da söylemek lazım; avcılıkla atıcılığı karıştırmamak lazım. Atış yapmak sizin kültürünüzde varsa hareketli cansız hedef kullanabileceğiniz poligonlar var. İlla canlı hedefi kullanmanız gerekmiyor. Devlet avcılığı yasaklasa bu insanların heveslerini poligonlar üzerinden giderebileceği bir ekonomi de yaratılabilir.
  • Avcılık doğada başka ne gibi sorunlar yaratıyor?
  • Avcılıkta kullanılan saçmalar kurşun içeriyor. Etrafa saçılan kurşun içerikleri sebebiyle her yıl binlerce su kuşu ve yırtıcı kuş da hayatını kaybediyor. Üstelik bu kurşun bizi de etkiliyor. Doğada uzun yıllar kalıp besin zincirine ve doğal kaynaklara karışıyor. Yani avcılar hem popülasyonları düşürüyor hem de insan sağlığını etkiliyor. Mesela yurt dışında kurşun yerine bakır içerikli saçmalar kullanılıyor.
Ahmet’in kadrajından…
  • WWF’nin açıklamasına göre 2021-2022 av yılında Anadolu yaban koyunu, yaban keçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi, karaca, geyik ve ceylan gibi yabani çift tırnaklı türlerine mensup 542 bireyin para karşılığı avlattırılması planlandı. Bunun için de iki gerekçe sunuluyor: popülasyon dengesi ve yerel ekonomiye katkı. İlkiyle başlayalım: Doğada bazı türler bu dengeyi zaten sağlamıyor mu? Bu dengeyi kurmak bize mi kaldı? Az önce biraz değinmiştin ama örneklerle biraz detaya inelim.
  • Hasta, yaşlı ve genetik olarak kusurlu bireyleri ekosistem içindeki yırtıcı türler zaten ayıklıyor. Bunun en önemli örneği şu: Kurtların avladıkları türlerin arasında belli bir hastalık yayılıyorsa, kurtların olduğu bölgede o hastalık nadirdir, olmadığı bölgelerde ise yayılım vardır. Çünkü yırtıcılarda en az enerjiyle avlanmak esastır. Yani doğa dengeyi kendisi sağlıyor. İnsanlar ise hangi bireylerin hasta ve yaşlı olduğunu algılama yetileri söz konusu değil. Dolayısıyla kendilerini böyle bir role uygun göremezler. Avcılar daha çok en uzun boynuz ve en ağır hayvan gibi “trofe” denen “ödüllere” yöneliyorlar. Bir de avcılar, sadece yaşlı hayvanları hedef alsa bile bu hayvanlar ekosistem için önemsiz diyemeyiz. Yaşlı olmasına rağmen sürü üzerinde hakimiyeti, üreme yeteneği olan hayvanlar var. Yaban domuzu örneği var bir de. Almanya’da yaban domuzu popülasyonlarının artması, avlanma yoluyla kontrol altına alınmaya çalışılmış ama görmüşler ki bu şekilde sayıları daha da artmış. Çünkü yaban domuzlarında üreme “hakkına” sahip baskın dişiler, en büyük dişiler oluyor. Avcılar da bunları hedef almış, bunlar ölünce sürüdeki hiyerarşi de dağıldığı için bütün dişiler üremeye başlamış ve yaban domuzu sayısı da patlamış. Mesela, “Kuzey Amerika’da akkuyruklu geyik veya Almanya’da her yıl bilmem kaç bin tane karaca vuruluyor da bizde 200 tane vurulması neden sorun oluyor?” diye soruyorlar. Bir kere bu bölgeler ile Türkiye arasındaki karaca popülasyon sayıları ve doğa koruma politikaları farklı. Sonra oralarda şehirden uzaklaştığınızda yol kenarlarında bile otlayan karacalar görürsünüz. Türkiye’de bütün Karadeniz hattını dolaşın bakalım bir iki tane bile görebilecek misiniz? Oradaki karacaların nüfusunu baskılayacak bizdeki gibi kaçak avcılık, yabanileşmiş köpek gibi faktörler de yok. Belli bir kota üzerinden sayıları sabit kalıyor. Bizde baskı yaratan birçok faktör var. Bir de üstüne avcılık kotası ekleniyor. Bu hayvanlar, özellikle de göçmen kuşlar zaten zor ürüyor, zor besin buluyor ve güçlükle hayatta kalıyor. Sulak alanlar kurumuş durumda. Dar alanda çok tür yaşamak durumunda kalıyor, kaçma şansları da olmuyor.
  • İnsanın popülasyona müdahale edip de başarılı olduğu örnekler var mı?
  • Tabii ki var ama bunlar alanında uzman ve uzun yıllardır popülasyonlar üzerine çalışan bilim insanları tarafından yürütülen çalışmalar sonucu ortaya çıkıyor. Belli bölgelerde diğer türler üzerinde baskı kuran, ekosistemi bozan türler için özel planlamalarla yapılan çalışmalardan bahsediyoruz. Bildiğimiz anlamdaki avcılıkta böyle bir durum söz konusu değil. Türkiye’de mesela bir kota belirleniyor. Bu kota av şirketlerine satılıyor. Onlar da yurtiçi veya yurtdışından getirdikleri avcılara kendi tarifeleri üzerinden satış yapıyor. Bu noktada avlanması gereken türleri belirleyen envanter sayıları da güvenilir değil. “Bu alanda 100 tane yaban keçisi barınabilir ama biz 120 tane saydık. Hadi o zaman 20 tanesini av turizmine açabiliriz.” gibi bir anlayış var. Birincisi bu hesaplama doğru değil, ikincisi alanda o kadar avcı varken 20 taneden fazla vurulmayacağını nereden biliyorsunuz?
Avcılarla karşılaşana kadar kendi yaşam alanında özgürce dolaşan bir yaban keçisi
  • Gelelim “ekonomiye katkı” meselesine; söyleşiye hazırlanırken Av Turizmi Uygulama Talimatı’ndaki türlere göre belirlenen kota ve ücretlere içim acıyarak baktım. Örneğin 174 birey karaca için kota başına 1.400 TL; kızıl geyikte ise 67 birey için 9.300 TL’den 37.100 TL’ye kadar değişen rakamlar söz konusu. Ceylandan yaban domuzuna kadar liste böyle uzayıp gidiyor. Avcılık ekonomiye nasıl bir katkı sağlıyor?
  • Yerel ekonomiye büyük bir katkısı yok. Ancak avcıları alana götüren, onlara rehberlik edenlerin aldığı cüzi bir rakamlar var. Belki gittikleri yerde kaldıkları otele biraz kazandırıyorlar. Yereldeki halkın da avcılıktan ekonomik bir beklenti içinde olduklarını sanmıyorum. Gittiğim hiçbir yerde böyle bir beklenti görmedim. Daha çok devletin avcılıktan kazandığı para var ki bu da bir makam aracına harcanan milyon liraların yanında komik kalıyor. Devletin bu paraya ihtiyacı yok. Buna karşın birçok Orman Bakanlığı personelinin işi gücü, doğa korumayı bırakıp avcılara hizmet etmek. Avcıların verdikleriyle, doğadan aldıkları kıyaslanamaz. Zaten burada mesele, belli bir kesimi “mutlu” etmek. Avcı kesiminin, bu işten rant elde eden zengin, burjuva bir otoritesi var; bunlar “bizim doğal dengede önemli bir yerimiz var, ekonomiye katkı sunuyoruz; avcılık yasaklanamaz” diyerek devlet üzerinde lobi uyguluyorlar.
  • Madem yabanın ekonomik bir getirisi olsun isteniyor, doğa koruma parklarına ziyaretçi çekmek ve doğa okulları gibi daha akılcı ve ekolojik bilinç oluşturacak çözümler bulunamaz mı?
  • Evet, doğayla uyum içinde bir turizm anlayışı sergilenebilir. Avcılığın maddi getirisinin üzerine çıkabilecek birçok faaliyet var. Belli trekking rotalarına ilgi çekilebilir. Kelebek, mantar, böcek ve kuş gözlemi ile doğa fotoğrafçılığı üzerine kurulan bir doğa turizmi, ekonomiye avcıların bıraktığından daha fazla kazandırabilir. Sosyal medyanın etkisiyle bu alanlara ilgi de artıyor. Kim daha çok kuş (böcek, kelebek veya mantar) gördü veya kim nadir bir türün fotoğrafını çekti gibi güzel çekişmeler yaşanabiliyor. Türkiye’deki çoğu tür, Avrupa’da görülmüyor. Bunları gözlemlemek ve fotoğrafını çekmek adına ülkelerinden Türkiye’ye gelerek yerel ekonomiye katkı sağlayabilecek insanlar var.
  • Avcıların bir savunusu şu: “Yasal avcılık engellenirse kaçak avcılık artar.” 
  • Bir yasak olsa ve arazide bir silah sesi duyulsa oradaki görevli veya vatandaş, bunun kaçak olduğunu anlar, ona göre davranılır. Ancak yasak olmayınca kimin ne olduğu anlaşılmıyor. Bohçacı da denen kaçak avcıdan çıkan ses, yasal avcıdan geldi sanılabiliyor. Araziye silahla çıkan insanlar olduğu sürece kontrolü sağlamak çok güç. Arazide diyelim on yasal avcı varsa yüz tane de kaçak avcı oluyor. Çünkü yerelde eline tüfek alan araziye çıkıyor, mesela sulak alana gidiyor, kafasına göre öldürüyor. Bir de kaçak avcılığı en çok o yörenin insanı yapıyor. Eğer bu bölgelerde avcılık yerine fotoğrafçılık teşvik edilirse, bu insanlar o hayvanların kendilerine ekonomik getirisi olacağını düşünerek koruyacaktır. Aksi takdirde yereldeki kaçak avcıyla mücadele etmek de zor. Siz av koruma personeli olarak gitmişsiniz, kaçak avcılıkla mücadele ederken aslında oranın halkıyla ediyorsunuz, sizi de barındırmıyorlar orada. Çünkü asıl avcılar onlardan geliyor. Diyorsunuz ki şu tür nadir, onu korumamız lazım, gidiyor akşam tüfeği eline alıp o hayvanı vuruyor.
  • Sen yıllardır sahada ve klinikte çalışıyorsun; binlerce yabani hayvana ilk yardım uyguladın ve tedavi ettin. Avcıların verdiği zararla ilgili klinikte en sık karşılaştığın vakalar neler oluyor?
  • Bugüne kadar gelen vakaların büyük çoğunluğu ateşli silah kaynaklı. Tabii ki bunun yanında araba çarpmaları, diğer hayvanların saldırısına uğrama veya zehirlenmeler de oluyor. Ancak en çok silahla yaralanma geliyor; mesela yasal avcı çıkmış araziye, vuracak bir kekliği, üstünden kartal geçiyor onu da vurmuş veya saçmalar isabet etmiş. Veyahut kanat kırığıyla getiriyoruz hayvanı, film çekiyoruz, görüyoruz ki kafasında saçma var. Saçma isabet edince yere düşmüş, kanadı kırılmış veya felç kalmış. Yasal veya kaçak avcının vicdanına güvenmek bana mantıklı gelmiyor.
Bugüne kadar karşılaştığı vakaların daha çok ateşli silah kaynaklı olduğunu söyleyen Ahmet Emre Kütükçü, vurulmuş bir keklik ve çil kekliği gösteriyor.
Sağlıklı bir çil keklik
  • Güney Afrika ve Mozambik gibi ülkelerdeki devlete bağlı doğal park koruyucuları, mesela Global Conservation Force, kaçak avcılık yapanlara askeri bir güç olarak (anti-poaching) karşı koyuyor, avcılık yapanlara karşı vur emirleri var. Sadece kaçak değil her türlü avcılığa karşı illa böyle bir çözüm mü bulmak lazım? Doğayı koruyan bir kolluk kuvveti veya ceza sistemi oluşturulabilir mi?
  • Kişi başı gelirin düşük olduğu ülkelerde boynuz, diş vb. trofe getirisi yüksek bir avcılık olunca oradaki avcılar da daha çok roketatarlı, ağır makineli tüfekli avcılar oluyor. Karşısına da böyle bir güç gerekiyor. Türkiye’de ise daha farklı bir durum söz konusu. Gerçi bir ara Jandarma Çevre Timi vardı, caydırıcı da olabiliyordu ama sonra onu pasifize ettiler. Şimdi av koruma memurları var ama onlar da kolluk kuvveti olmayan birer memur sonuçta. Akşam çıkıp ceza kestiği birisiyle sabah aynı ortamda karşılaşabiliyor. Yani Orman Bakanlığı personeli olarak işini dürüstçe yapanlar da var ama ne sayıları yeterli ne de yetkileri. Dediğim gibi av koruma memurları, kaçak avcıları yakalıyor ama sonra işin içine başka şeyler, örneğin siyasi bağlantılar giriyor. Bunu kullanarak yereldeki koruma görevlisi üzerinde idari makamlar tarafından baskı oluşturuyorlar. Ceza kestirmiyorlar veya ceza kesmiş olsa bile o cezalar bir yerlerden geri dönüyor. Devletin sahada çalışan personelinin arkasında durmadığı zamanlar oluyor. Silahlı saldırıya bile uğruyorlar. Kendilerine ateş edildiğinde karşılık verme yetkileri bile yok. Bununla birlikte alanda yüzlerce avcı oluyor, o alandaki korumacıların ise sadece bir adet aracı oluyor. Hangilerine yetişsinler. Bununla birlikte mesela cezai işlem gerektiren bir suç işliyorlar, hapis cezaları alt sınırdan uygulanınca komik paralar verip işin içinden sıyrılıyorlar. Avcılar da bunları bildikleri için daha çok cesaret kazanıyor. Daha çok personel olmalı ve cezalar üst sınırdan verilmeli. Her şey bu kadar olumsuzken bir de avcılık gibi keyfi bir faaliyetle türlerin popülasyonları azalıyor.
  • Türkiye’de avcılık, özellikle hangi türleri tehdit ediyor? Nesli tükenme tehdidi altında olmasına rağmen kota açılan türler var mı?
  • Avcılık en çok otçul ve çift tırnaklı yabani türler üzerinde stres yaratıyor. Mesela taş ocakları ve madenler yüzünden habitatları zarar gören yaban keçileri “tehdit altında” sınıflandırmasında ve buna karşın bir de avcılık baskısı yaşıyorlar. Bununla birlikte çengel boynuzlu dağ keçisi, karaca ve alageyik gibi popülasyonları belli sınırda kalan ve avcılıkla azaltılan türler var. Etçil memeliler için de benzer bir durum söz konusu; çizgili sırtlan ve ayılar böyle. “Ben bilinçliyim, kotam dışında ateş etmiyorum,” diyen avcı sayısı çok azdır. Genelde elinde tüfeği olanlar, her türlü yırtıcı türleri tehdit ediyor; önüne vaşak, kurt vb. çıktığında genelde ateş etmeyi tercih ediyor. Bunun altında yatan neden, korku mudur nefret midir onu bilemiyorum. Mesela koyunlarını ve arılarını korumak için yaşadıkları alanda tehdit olarak gördükleri kurt ve ayılarla mücadele edenler de var. Yine sivil toplum kuruluşlarının av yasağı getirtmeye çalıştığı ve nesli tükenmek üzere olan üveyik ve elmabaş patka gibi kuşlar da avcılıktan nasibini alıyor. Kışın gelen göçmen su kuşlarında da bu baskı devam ediyor. Birçok tür, avcılık sebebiyle tükenme seviyesine gelebilir.
İshak baykuşu
  • Yaban hayatı fotoğrafçılığının hayvanlar üzerindeki etkilerini konuşalım biraz. Fotoğrafçıların hayvanlara doğal ortamında yanlış yaklaşımlar sergilediğine tanık oluyor musun?
  • Çoğu yaban hayatı fotoğrafçısı eski avcılardan devşirmedir. Bu yüzden fotoğraf çekmeyi de tıpkı avcılık gibi bir çeşit “trofe” yarışmasına çevirebiliyorlar. Örneğin yuvada yavru çekmeye çalışıyorlar. Bununla birlikte bir hayvanı rahatsız edecek ekipman kullananlar da var; nadir görülen bir baykuş bulunuyor, gece gidip hayvanı flaşa boğuyorlar. Veyahut bir hayvanı sesle bir yere çekip fotoğrafını alıyorlar ama o hayvan, çektikleri bölgede başka bir tehlikeyle karşılaşıyor. Su kuşudur, yuva yapmıştır; illaki gidip ebeveynleri çekeyim derken yumurtalara basabiliyorlar veya annelerin yuvadan kopmasına neden olabiliyorlar. Unutmamak lazım; yaban hayatı fotoğrafçılığının da bir etiği ve kuralları var. Buna uymadığınız zaman fotoğrafçılığın da tıpkı avcılık gibi olumsuz etkileri olabiliyor.
  • Peki yaban hayatı fotoğrafçılığında adres vermemek neden önemli?
  • Fotoğrafını çektiğiniz bir hayvanı avlamak isteyenler de olabilir. Konum paylaşarak onlara davetiye çıkarabilirsiniz. Özellikle de memeli türlerinde tam nokta verilmemesi esastır, mümkünse paylaşmayın.
  • Bu yıl BM bünyesinde “Biyoçeşitlilik Eylem 10 Yılı” başlıyor. Dünya çapında koruma alanları belirleniyor ve birtakım biyoçeşitliliği koruma çalışmaları planlanıyor. Bu çalışmaların kapsamı nedir?
  • İnsan faaliyetleri nedeniyle birçok türün yaşam alanı yok oldu veya yerine farklı türler geldi ya da o türün halkadan eksilmesiyle besin zincirinde bir dengesizlik oluştu. Böyle durumlarda dünyanın birçok yerinde çeşitli uygulamalar yapılıyor. Mesela yeniden yerleştirme (reintroduction) denen bir uygulama yapılıyor; ya o tür oraya yeniden yerleştiriliyor ya da ekosistem içinde o türe eş değer bir tür oraya konuyor. Örneğin Birleşik Krallık’ta bazı noktalara vaşak yerleştiriliyor veya Almanya’da yine vaşaklar ve kurtlar, doğaya adapte ediliyor. Özellikle yırtıcı türlerin, oradaki ekosistem hizmeti potansiyellerini yeniden kullanmaları sağlanıyor. Olumlu sonuçlar da alınıyor. Mesela Türkiye’de de olan Kafkasya leoparı, hayvanat bahçelerinden bireyler alınıp üretme merkezlerinde çoğaltılıp Rusya’da tekrar doğal alanlara salındı. Kunduzlar için de Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde başarılı sonuçlar alınan uygulamalar oldu.
  • Benzer şekilde Türkiye’de yeniden yabanlaştırma çalışması yapılan yerler var mı?
  • Bizde özellikle yabani çift tırnaklılar için bu yapılıyor. Örneğin yaban koyunları için bu tip bir uygulama yapıldı. Eskiden sadece Konya’daki üretme merkezlerinde varlarken Ankara dahil pek çok yere yayıldılar. Benzer şekilde ceylanlar ve alageyiklerin de yayılması sağlandı.
  • Türkiye’de hangi türler için acil eylem planı hazırlanması gerekiyor?
  • Bence en öncelikli türler yırtıcı türler. Özellikle de besin zincirinde piramidin en üstündeki türler. Çünkü “şemsiye tür” dediğimiz boz ayı gibi türden bahsettiğimizde, onun beslendiği birçok türün de o alanda var olduğunu anlıyoruz. Mesela bir alanda leopar barınabiliyorsa demek ki onun avlanabileceği türlerin de çeşitliliği var demektir. Yırtıcı türlerin korunması, onların avladıkları türlerin de genetik çeşitliliğini sağlamak, aşırı nüfusa sahip olmalarını engellemek ve hastalıkları bireylerin ayıklanması gibi birçok fayda sağlıyor. Büyük yırtıcı türlerle birlikte büyük yabani çift tırnaklı türlerinin varlığı ve korunmasına yönelik öncelikli eylemler belirlenmesi gerekiyor.
Koyunlarını ve arılarını korumak isteyenler, boz ayıları doğal yaşam alanlarında öldürebiliyor.
  • Biliyorsun Türkiye’de Hayvanları Koruma Kanunu çıktı. Yasanın yaban hayatına yönelik maddelerini sen yazacak olsaydın ilk olarak neler önerirdin?
  • Verilen cezaların, hapis cezası olarak üst sınırdan uygulanması ve koruma faaliyetlerini yürütecek personele yetki verilmesini önerirdim.
  • Bu arada ben hayvanlar ve yaşam alanları için “vahşi” demek istemiyor, bunun yerine “yabani” kelimesini tercih ediyorum. Tanımlamayı nasıl yapmak gerekiyor?
  • Doğru yapıyorsun. Yaban hayvanı ve yaban hayatı uygun kullanım.
  • Orman yangınlarıyla ilgili de konuşmak isterim. Yangınlarda birçok canlı yaşamını yitirdi. Birçoğu da yandı. Bu tip durumlarda vatandaş olarak müdahale etmek doğru mu?
  • Bu yılki tablo çok acı oldu. Neredeyse on yılda yanan arazi miktarı bir sezonda yandı. Eskiden hayvanlar yangınlar sırasında bir yere kaçıyordu, son dönemde artan maden ve otoyol gibi alanlar yüzünden kaçamaz oldular. Doğaya müdahalenin ve mega yangınların söz konusu olduğu bu dönemde herkeste olaya müdahil olma isteği oluştu. Olay sayısı çok olduğu için bu konuda koordinasyon sorunu da yaşadık. Mesela yaban hayvanlarına yanlış veya gereksiz ve zorla müdahaleler yapanlar oldu. Normalde vatandaşın müdahalesine gerek kalmadan kimin alana gideceği, hangi ekipmanı kullanacağı bile bellidir. Bunu düzeltmek için çalışıyoruz.
Yanmış bir orman alanında
  • Diyelim ki size ulaşma şansımız yok ve yangından kaçan bir hayvan hafif yanıklarla bizim bahçemizde.
  • Burada önemli olan triyajı uygun yapmak. Sizin müdahalenizle hayatta kalabilecek mi o önemli. Mesela belli bir oranın üstünde ve derinlikte yanığı varsa sizin müdahaleniz yetersiz olur. Yanıklar, deri altında sinirlerin olduğu bölgeye gelmişse, bu hayvanlar çok büyük bir ağrı ve acı içindedir, ötenazi yapmak gerekir. Bu yangından etkilenen hayvanlar daha çok kaplumbağa, semender ve yılan gibi sürüngenlerdi. Memelilerde de yanıklar oluştu. Ayak yanıkları veya daha lokal yanıklarla kurtulmuş hayvanlar vardı. Bu durumda -bize ulaşma şansı yoksa- müdahale yapmak doğru olabilir.
  • Böyle durumlarda neler yapabiliriz?
  • İlk aşamada yanık bölgesine buz değil, soğuk suyla en fazla yarım saat kompres yapılmalı; bu, hayvanın ağrısını da azaltır, tahribatın büyümesini de engeller. Bu süreçte hayvanın vücut sıcaklığı da düşer. Yanığın olduğu bölgede soğuk kompres gerekirken diğer tarafta hayvanın vücudunu havlu veya yangın (uzay) battaniyeleriyle sarmak, onu sıcak tutmak gerekir. Ardından yanık bölgesini, mümkünse sodyum klorürle (izotonik serum) ve ardından klorheksidin içerikli antiseptiklerle aralıklarla yıkamanız gerekir ki mikrobiyal durumlar olmasın. Sonra yanık bölgesine gümüş sülfadiazin içerikli yanık merhemi sürebilirsiniz. Oluk oluk su içirmeye de çalışmayın, ağrısı olduğu için yeme içme konusunda isteksiz olur. Ama bir yandan da sıvı ihtiyacı vardır, bunu biz deri altından veya damar yolu açarak yapıyoruz. Sizin vatandaş olarak böyle bir bilginiz olmadığı için yapabileceğiniz şeyler kısıtlı. Mesela kaplumbağaysa bu hayvan, leğen gibi bir kabın içine ılık su koyup kaplumbağayı içine oturtabilirsiniz. Çünkü onlar arkasından da belli miktarda sıvı alımı yapabilir.  
  • Peki siz bu tip durumlarda hayvanlara müdahale ederken başka nelere dikkat ediyorsunuz?
  • Ağız içini açıp yabancı bir cisim var mı diye bakmak gerekiyor. Yangın durumlarında duman ve sıcaklık nedeniyle hayvanın ağzının içinde de mukozalarda tahriş veya nefes boru girişinde tıkanıklıklar olabilir. Göze de dikkat etmek gerekiyor; kornea dumandan etkilenebiliyor, gerekiyorsa antibiyotikli göz damlaları kullanılmalı. Orman örtüsü kalktığından dolayı doğrudan güneşin altında olduğu için de stres altında olabiliyor. Bu sıcaklık da yanık etkisi oluşturabiliyor. Tabii gerekli besin ve suya ulaşabilmeleri de bir diğer önemli konu. Yiyecek değil ama su takviyeleri yapmak gerekiyor.
Göçte bitkin düşmüş küçük orman kartalının sondayla beslenmesi
Hasta kukumava ilaç uygulaması
  • Yaban hayvanlarına müdahalede insanı ne gibi tehlikeler bekler?
  • Bir türe nasıl müdahale edeceğiniz konusunda bilginiz yoksa kendinizi yaralayabilirsiniz. Örneğin zoonoz hastalık geçirebilirsiniz, hayvan savunmaya geçebilir ve travmaya maruz kalabilirsiniz. Her şeyden önce yangın alanındasınız, bu tip ortamlarda hareket ve müdahale konusunda da bilginiz olması gerekiyor. Bu konularda bilginiz yoksa ne kadar iyi niyetli olursanız olun siz de yardıma muhtaç hale gelebilirsiniz. Yangın alanında yaban hayatına ilk müdahale, o alanda çalışan uzmanlar ve kurumlarla iş birliği içinde koordineli olarak yürütülmeli. O alanlara yetkinlik dahilinde veya izinle girilmesi gerekiyor; tek başına “hayvanlara yardım etmek istiyorum” demek yeterli değil. Aksi takdirde yetkilileri de işinden alıkoyarak zora sokarsınız. Mesela son yangınlarda Kazdağları’nda yardım için bulunan birisi ayıyla karşılaşmış, sanıyorum ufak bir saldırı durumu da var. Çünkü o hayvanlar da stres altında oluyor. O hayvanla karşılaştığınızda nasıl müdahale edeceğiniz konusunda deneyim sahibi olmanız veya bilmeniz lazım.
  • Yabanda özellikle dikkat edilmesi gereken hayvanlar hangileri?
  • Sadece yangınlar değil her türlü durumda tüm yırtıcı memelilere yaklaşmak tehlikelidir diyebiliriz. Yol kenarında araba çarpmış bir kurt, tilki, çakal, vaşak veya ayı mesela. Bunları sadece belli mesafede göz hapsinde tutup yetkilileri arayıp gelip müdahale etmelerini beklemek lazım. Direkt müdahale etmeye çalışırsanız ciddi yaralanma ve hatta ölümle karşılaşabilirsiniz. Veyahut bir yırtıcı kuştur, parmaklarınızı kaptırabilirsiniz ya da bir sucul kuştur, gagasıyla gözünüz zarar görebilir. Gerçi kuşlarda üzerine örtü atıp, onu örtüyle birlikte sararak kutuya yerleştirebilir, sonra veterinere götürebilirsiniz. Eğer müdahale konusunda bilginiz yoksa yardım etmeye kalkışmayın. Sonuçta bu hayvan sizin ona yardım edeceğinizi bilmiyor. Onun düşündüğü şey, kendisinin zayıflığını görerek onu avlamaya gitmiş olduğunuzdur. Bu hayvanların çoğu, yangın gibi durumlara maruz kalsa bile zayıflığını göstermemeye çalışır. 
Kızıl tilki
  • Sosyal medyadaki yalan haberlere inanma ve bunları yayma eğilimimiz var: “Orman yangınında yavrularını kaybeden keçi hayata küstü, yemeden içmeden kesildi” haberi de bunlardan birisi sanıyorum. O keçinin hayata küsmediğini biliyoruz. Peki ama niye öyle yapıyordu?
  • Bu haberdeki sıkıntı, bir yaban hayvanını insanlaştırma ve onlara insan duygusu atfetme durumu olmasıydı. Tabii ki hayvanların da hisleri ve bağlılıkları var, acı çekiyorlar ama bizim gibi değiller. Fil gibi hayvanlarda durum biraz daha farklı olabiliyor ama keçiler böyle hayvanlar değil. O videodaki davranış da zaten belli; o hayvan dumandan etkilenmiş ve akciğer hasarı yaşamış. Muhtemelen nefes almakta çok güçlük çekiyor. O da boynunu uzatarak nefes almasını kolaylaştırmaya ve ağrısını azaltmaya çalışıyor. Yoğun ağrı çeken bir hayvanın da bir şey yememesi normal. Öncelikli derdi ağrıdan kurtulabilmek ve nefes alabilmek. Başka bir şey değil. Burada yapılması gereken ya hayvanı tedavi sürecine sokacaksınız ya da ağrısına son vermek için ötenazi yapacaksınız. Onlar bizim gibi değiller; sadece hayatta kalma içgüdüleri var. Aynı şekilde hayvanları tedavi eden şey de sevgi değildir. Ancak özenle onları hayatta tutabilirsiniz.
  • Peki hayvanlar bize karşı güven duyuyor mu?
  • Buna güven değil de alışkanlık diyebiliriz. Kendisine artık zarar vermeyeceğinizi anladığı zamandan sonra belli bir alışkanlık geliştiriyorlar. Doğada bir yaban hayvanının yaşam alanını sık sık ziyaret ettiğinizde ve onun sınırlarına çok da girmediğiniz, mesafeyi koruduğunuzda o hayvanlar bir süre sonra sizi kabulleniyor. Bu, yaban hayatı fotoğrafçılığı veya belgeselciliği için de önemli bir durum.
  • Bize nasıl alışıyor ve tanıyorlar?
  • Memeli hayvanlar kokuyla; kuşlar ise daha çok görsel olarak tanır. Bununla birlikte hareket tarzınız da çok önemli.
Giresun’da köylüler tarafından yol kenarında bulunmuş öksüz vaşak yavrusu
  • COVID-19’dan da bahsedelim. Bu tip zoonotik hastalıkların ortaya çıkışında hep hayvanlar suçlanıyor. SARS-CoV-2 virüsünde de pangolinden yarasaya kadar birçok “suçlu” bulundu. Kimse de demiyor ki biz yaban hayatıyla aramızdaki sınırı neden kaldırdık. Burada yeniden avcılığa dönmek istiyorum. Sence avcılık, zoonoz bir hastalığın sebebi olabilir mi?
  • Tabii ki. Avcılar zoonoz hastalıkların da önünü açıyor. Siz marketten et alırken bir sürü sertifika ve kontrol belgesine sahip yerlerden alıyorsunuz. Yaban hayatı böyle değil ki. Avcı vuruyor, köpeği gidip o avı ısırıyor. Sonra avcı bir şekilde avladığı hayvanın kanı, dışkısı veya salyasıyla temas ediyor. Ardından hastalık oluşuyor, bunu önce ailesine sonra çevresine bulaştırıyor. Sonuç olarak insanlarla hayvanlar arasında taşıyıcı olan kişi, avcılar oluyor. Biz bile hayvanlara müdahale ederken kesinlikle koruyucu eldiven, gözlük ve maske takarız. Müdahaleden sonra mutlak surette gıdaya temas etmeyiz. Bu avcılar, bir elinde yiyecek öteki elinde öldürdüğü hayvanı sallayarak dolaşıyor. Bu hayvanlar zoonoz hastalık potansiyeli taşıyor. Bu bir halk sağlığı sorunu.
  • Sence insanların yaban hayatıyla ilişkisi nasıl olmalı?
  • Öncelikle yaban hayvanlarını “korkulacak hayvanlar” olarak görmemek ama yakın temas konusunda da sınırları iyi bilmek lazım. Mesela Kuzey Amerika’daki milli parkalara gittiğinizde size bazı sınır ve kurallar tanınır; yiyecek veremezsiniz ve belli rotaların dışına çıkamazsınız. Yiyecek konusunda mesela hayvanın sizinle yiyeceği ilişkilendirmemesi gerekir. Yiyecek, sizinle yabani hayvan arasındaki mesafeyi kapatır, yiyeceği almak için farklı yollar denemeye kalkabilir veya en ufak bir yanlış hareketinizde saldırı riski artar. İllaki yakın temas kurulacaksa hangi hayvanın sizi nasıl yarabileceğini, nasıl tutmanız gerektiğini ve temastan sonra gerekli temizlik kurallarını bilmeniz gerekir. Yaban hayatıyla temas, sizin isteğiniz dışında da gelişebilir; yaşadığınız alana da yarasa, tilki ve sansar gibi hayvanlar gelebilir, dışkı bırakabilir ve o dışkıda zoonoz hastalık olabilir. Ama siz evcil hayvanlarınızın aşılarını yaptırıp çevrede gerekli güvenlik ve hijyen önlemlerini aldığınız sürece yine sorun yok. Sonuçta bir fanusun içinde yaşamıyoruz. Üstelik biz onların alanını işgal etmiş durumdayız, karşılaşmalar normal.
Yetişkin bir vaşak
  • Olağanüstü olmayan hallerde, mesela trekking için yabanın içinde olduğumuz sırada bir yaban hayvanlarıyla karşılaşırsak ne yapmalıyız?
  • Öncelikle şunu belirteyim: Kaçmak, bütün yırtıcı yaban hayvanlarında onların saldırı güdüsünü uyandırdığı için sakın kaçmaya çalışmayın. Sizi kovalayıp da sizi yakalayamayacak bir yaban hayvanın olmadığını, varsa da çok nadir olduğunu bilin. Bununla birlikte yabanda olası tehlikeli karşılaşmalar yaşamak istemiyorsanız da alana girdiğinizde yanınızdaki bir düdüğü aralıklarla kullanabilirsiniz. Ona “Ben buradayım,” mesajını vermiş, varlığınızı hissettirmiş olursunuz. Aslında siz bunu yapmasanız bile kokunuzu alır ve gelmezler ama rüzgâr ters esip kokunuzu alamadıysa ses etkili olur. Olası yakın karşılaşmalarda, bağırmadan ve ani hareketler yapmadan yumuşak ve sakin bir ses tonuyla onunla konuşun, geri geri adımlarla yavaş bir şekilde uzaklaşın.
  • Şimdi hayvanları sıralıyorum. Karşılaşırsak ne yapalım?
  • Ayı: Onu sürekli göz hapsinde tutarak izlediğinizi, onun hareketlerini takip ettiğinizi belli edin. Aranızdaki mesafeyi yavaş yavaş, geriye doğru adım atarak açmaya çalışın. Ona güvenli bir uzaklaşma mesafesi tanıyın. Ancak aradaki mesafe çok yakınsa ve artık uzaklaşmak mümkün değilse yüzüstü yatıp hayvanın olası ısırıklarına karşı göğüs kafesi ve boynunuzu kapatıp hayati organlarınızı koruyun.
  • Yabandomuzu: Hareket rotaları üzerinde durmamak gerekiyor. Gördüğünüz an hayvanla aranıza ağaç veya odun yığını gibi bir kütle girmesini sağlayabilirsiniz. Çünkü size saldırıyorsa sizi bertaraf edip kaçma dürtüsüyle yapıyordur. Hayvanlara her zaman kaçabilecekleri mesafeler yaratmanız önemli.
  • Köpekgiller: Kurt ve vaşak gibi hayvanlarla karşılaşma pek olmaz. Mesafelerini korurlar, yakınınıza gelseler bile kuduz veya çok aç değillerse saldırmazlar. İnsanı hiçbir zaman av olarak görmezler ancak siz çok hasta ve zayıf bir profil sergiliyorsanız saldırabilirler.
  • Yılan: Yılanla karşılaşırsanız müdahale edip öldürmeyin, türünü de bilmiyorsunuz sonuçta. Yetkilileri arayın. Şunları da bilmek gerekiyor: Soğukkanlı hayvanlar oldukları için sıcaklarda serin kalacakları yerlere saklanırlar. Yabanda olmasa bile bahçenizde bir şeyin altına veya kapı açıksa evinize girmiş olabilir. Eğer karşılaşmak istemiyorsanız sineklik takmak ve sığınacakları tarz yer bırakmamak bir çaredir. Çocuğunuz varsa mesela, onun bahçedeki oyuncaklarının altını kontrol etmek lazım. Yerde kırıntı bırakmayın; bu önce kemirgenleri ardından yılanları çekebilir. Yılan konusunda İtfaiye size yardımcı olabilir. Genel olarak yaban hayatıyla ilgili acil durumlarda yereldeki Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nü arayın.
Kütükçü’ye göre yaban hayatını koruma adına sormamız gereken temel soru: “Gerçekten ihtiyacımız var mı? İki adet değil de bir kilo havuca, üç adet değil de on adet tişörte, olmaması gereken bir yerde havalimanına ihtiyacımız var mı?”
  • Şimdi hayvanlarla mesafenin azalması konusuna farklı bir açıdan bakalım. Sadece yaban hayatı pazarlarında değil endüstriyel hayvancılıkta da hijyen koşullarından uzak, hastalığın yayılması ve teması mümkün kılan koşullar söz konusu olabiliyor. Endüstriyel hayvancılık kaynaklı bir salgının patlak vermesini olası buluyor musun?
  • Olasıdır. Örneğin Malezya’da Nipah virüsü, meyve yarasalarının yaşamış olduğu bir alana endüstriyel hayvancılık çiftliği kurulması sebebiyle ortaya çıkmıştı. Orası temizlenip tesis kurulmuş olmasına rağmen bu yarasalar bu bölgeye gelmiş, dışkılama yapmış, oradaki hayvanlara virüs bulaştırmış. Sonuçta da bu virüs oradaki insanlara bulaşmış ve çoğu insanı da öldürmüş. Hayvancılık için ormansızlaşma ve arazi tahribi yapılan her yerde bu tehlike var. Bunun haricinde normal şartlarda evcil hayvanınızla hiç temas etmeyecek yaban hayvanları, yanlış yerlerdeki yapılaşmalar nedeniyle bir dışkı veya direkt temas yoluyla evcil hayvanınıza virüs bulaştırabilir, o da bu virüsü size taşıyabilir.
  • Gün geçtikçe daha çok insan “yaban hayatı korumak için ne yapabiliriz” diye sormaya başlıyor. Hangi alışkanlıklarımızı değiştirebiliriz? Mesela veganlık bir çözüm olabilir mi?
  • Tüketim alışkanlığımızdan radikal bir şekilde vazgeçmek zor ama en azından aldığınız her ürünün bir üretim hammaddesi olduğunu ve bunların yaban hayvanlarının da yaşadığı yerlerden geldiğinin farkında olmamız gerekiyor. Örneğin yaban hayatının yaşam alanı yok edilip muz plantasyonu kurulmuş, sizin aldığınız beş adet muz da o plantasyondan geliyor. Siz bir de bunun üstüne bu muzların üçünü yemeyerek çürütüyorsunuz. Yine tekstil de yaban hayatına ve doğal kaynaklara zarar veren bir sektör. Aldığımız fazladan bir tişörtün, pamuğu için kullanılan sudan boyasının üretim sürecindeki kirlenen sulara kadar sorun teşkil ettiğini bilmemiz gerekiyor. Stoklama ve aşırı veya gereksiz tüketim, yaban hayatı için büyük bir sorundur. İnsan tüketimi için yetiştirilen hayvanlar (besi hayvanları) da yaban hayatının doğal kaynaklarından çalmak demek. Ben mesela laboratuvar ortamında üretilen et yaygınlaşsa hiç tereddüt etmem et yemeyi bırakırım. Lezzet de aynı protein içeriği de. Niye hayvanın acı çektiği, etik olmayan bir durumu sürdürelim ki. Daha az alanda daha az kaynak tüketen alternatiflerin yaygınlaşması lazım; çekirge ve un kurdu böyle mesela. Bu soruya cevaben temel olarak şu soruyu sormamız gerekiyor: Gerçekten ihtiyacımız var mı? İki adet değil de bir kilo havuca, üç adet değil de on adet tişörte, olmaması gereken bir yerde havalimanına ihtiyacımız var mı?
Geçmiş zaman olur ki… Kütükçü, kaya kartalıyla
  • Yıllar önce CNN Türk’teki Yeni Gün programına katıldığında dünyanın birçok yerinde olmasına rağmen Türkiye’de yaban hayatı tedavi ve rehabilitasyon merkezinin olmadığını, İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi kapsamında bütün imkânları zorlayarak böyle bir girişimde bulunduğunuzu söylemiştin. Aradan kaç yıl geçti ve şu an durum ne?
  • Şu anda Türkiye’de, bakanlık ve veteriner fakülteleri kapsamında yaban hayatı tedavi ve rehabilitasyon merkezi ismiyle kurulmuş yerler var ama bazı işlevsellik sorunları söz konusu. Yurt dışında bu tip merkezleri devlet kontrol eder, ona hesap verirsiniz ama işin uygulama kısmına çok müdahil olmaz devlet. Türkiye’de maalesef bu oluyor. Bu konuda bilgi ve deneyimi olmayan kişiler, bürokratik kolaylıklarla bu konulara müdahil olmaya çalışıyor. Mesela diğer bir sorun da bu tip merkezlerin amacına uygun inşa edilmemesi; ihale açılıyor müteahhit yapıyor ama orası o hayvanlar için uygun bir yapı olmuyor. Bu sebeple Türkiye’de tam anlamıyla bir rehabilitasyon merkezi vardır diyemiyoruz. Bu memur kafasıyla olacak iş değil, sizin orada nöbetleşe de olsa 24 saat aktif olmanız lazım.
  • WWF Türkiye Yaban Hayatı ihbar hattından bahsedebilir misin? Sizi hangi durumlarda aramamız gerekiyor ve nasıl ulaşabiliriz?
  • İlkyardım hattımıza 0850 203 09 93’ü arayarak ulaşabilirsiniz. Bu telefonun başında ben oluyorum. Şimdilik hayvan teslim alamıyoruz ama insanların hayvanlara doğru yaklaşması için bilgi vermeye çalışıyorum. Ancak birimde tek başına olduğum için sadece hafta içinde işleyen bir telefon bu. İleride personel sayısının da artmasıyla bu hattın 24 saat aktif olmasını istiyoruz. Bir de hayvan teslim alabilecek bir rehabilitasyon merkezi planımız var.

“Ahmet Emre Kütükçü: Avcıların doğada denge sağlama gibi bir rolü yok” için bir yorum

  1. Geniş kapsamlı ve ilk akla gelen soruların cevaplarını da içinde barındıran güzel bir söyleşi olmuş. Geçenlerde gerilen ağa takılıp terasa düşen bir Sarıasma’yı tedavi için götüreceğimiz yakın bir veteriner kliniği bulamadığımız için ne yazık ki kaybettik. 5-6 gün boyunca yaşamak için adeta direnen kuşu kendi öğrendiğimiz yöntemlerle besleyip rahatlatmaya çalıştık. Yine de bu tür bir durumda ne yapacağını bilememek insanı çok yoruyor. Belediyenin sadece kedi ve köpekleri teslim aldığını, yaban hayvanlarını tanımadığını ve kabul etmediğini öğrenmek çok acı oldu. Çözüm Kütükçü’nün dediği gibi rehabilitasyon merkezleri kurulması ise, bireysel olarak ne katkı koyabiliriz? Her il için yaban hayvanlarıyla ilgilenen Vet. klinikleri listesinin oaylaşılmadı mümkün mü?

Bir Cevap Yazın