Hayatını ormanlara adamış bir isimle birlikteyiz; devletin orman örgütünde 25 yıl orman mühendisi olarak görev yapan Demirtaş, emekliliğinde de ormanları koruma mücadelesini sürdürüyor. Kırsal Çevre Derneği’nin ücretsiz düzenlediği ağaç bilimi (dendroloji) okulunda halkı bilinçlendiriyor. “Bilgiyi paylaşıyorsam bir anlamı var” diyen Demirtaş ile Türkiye’de dünden bugüne ormancılığı, orman politikalarındaki sorunları, orman yangınlarını ve alınması gereken önlemleri konuştuk.
Söyleşi: Batuhan Sarıcan (info@gastroeko.com)
- Ahmet hocam, 1974’te İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 25 yıl Orman Genel Müdürlüğü ile Orman ve Köy İşleri Genel Müdürlüğü’nde (OR-KÖY) orman mühendisi olarak çalıştınız. 2000 yılında emekli oldunuz ama mücadeleniz sürüyor. Sizi ormanlara tutkuyla bağlayan ve mücadelenize güç veren ne oldu?
- Orman Fakültesi’ne gitmeye lise çağında karar vermiştim. Yani isteyerek girdiğim bir bölümü okumuş oldum. Bir de ben kırsal kesimden gelen bir köy çocuğuyum. Seçimimde bu da etkili olmuş olabilir. Bende ve benim kuşağımda “halka karşı sorumluluk hissetme” duygusu vardır. Bu sorumluluğun ölene kadar da bitmeyeceğini düşünenlerdenim. Çünkü ideolojik yapım böyle. Ormanları korumama ve sahiplenmeme neden olan en büyük güç ise ormanların korunmasının, insanların ve diğer canlıların daha iyi koşullarda yaşamasını sağlamak anlamına geldiğini düşünmemden kaynaklanıyor. Ben sadece halka karşı sorumluluğumu yerine getiriyorum.

- Göreve başladığınız ilk günden bugüne baktığınızda ormancılığa bakışta temel olarak neler değişti? Zarar veren etmenlerde ve köylünün ormana bakışında değişiklikler gözlemliyor musunuz?
- Bu aslında oturup bir gün boyunca cevaplanabilecek bir soru. Belki şöyle özetlenebilir: Ben orman fakültesini bitirdiğim zaman Adapazarı’na bağlı Akyazı ilçesi, Dokurcun köyünde göreve başladım. Göreve başladığımda ben ve benim gibi arkadaşlarım, ormanların, bu işten para kazananların çıkarları doğrultusunda değil, halkın ve ülkenin çıkarları doğrultusunda yönetilmesi gerektiğini düşünüyorduk. Mesela bize öğretilen şuydu; ormanlar için en zararlı üç öge balta, ateş ve keçidir… Balta köylüyü, ateş de yangını temsil ediyordu. O dönemlerde ormanların bitişiğinde yaşayan orman köylüleri, yeterince tarım alanı olmadığı için geçimini sağlamak için ormanı açma yoluna gidiyordu. Aynı zamanda yakacak ve yapı malzemesi olarak kullanılmak üzere ağaçları kesiyorlardı. Bir kısmı, ormanın yapısını bozmadan daha çok kuru ve hastalıklı ağaçları kesmeye dikkat ediyordu ve bir yangın çıktığında ise ilk olarak bu orman köylüleri müdahalede bulunuyordu. Sürüler halindeki keçiler ise özellikle Akdeniz, Toroslardaki genç fidanların tomurcuklarını yedikleri için ağaçları bodurlaştırıyorlardı. Benim göreve başladığım sıralarda bunlar konuşulurdu. O günden bugüne ormanlara zarar veren etmenler değişti. Artık ormanlara en çok zarar verenler taş ve maden ocakları, HES ve turizm tesisleri gibi ormanları yok ederek yapılan ve sermayeye hizmet eden uygulamalar. Bu dönemde orman köylüsü ormanına sahip çıkmaya, kesilmesini önlemeye çalışıyor. Öbür tarafta ormanı korumak, geliştirmek ve genişletmekte yükümlü olan Orman Genel Müdürlüğü (OGM) ve devletin diğer ormancılık örgütleri, orman tahribatının yanında, orman köylüsünün karşısında duruyor. Dolayısıyla o zamanlarda ormanların korunması için karşı çıkılan etmenlerle bugünkü etmenler farklı. Benim göreve başladığım zamanlarda meslek kamuoyumuz, ormanlarımızla ilgili hem içsel hem de dışsal güçleri irdelemeye çalışır, ancak ve ancak bunlarla mücadele edilirse ormanların korunabileceği sonucuna varırdı.
- Bu noktada ülkemizdeki ormanları hedef alan 1969 tarihli bir Osara Raporu var. Bundan da bahsedebilir misiniz?
- Bu raporu hazırlamak için gelip Türkiye ormanlarını incelemiş ve şunu demişlerdi: “Türkiye ormanları çok yaşlı, bunları bir an önce kesip gençleştirmek gerekir.” Orman Bakanlığı ve Sanayi Anonim Şirketi kurulsun gibi de birçok öneri getiriliyorlardı. İşte bu rapordan sonra Türkiye’de Orman Bakanlığı kuruldu. Orman ORÜS sanayisi anonim şirketi haline getirildi. Akdeniz projesi gibi birçok proje de Türkiye ormanlarına “yaşlı ormanlar” diyerek kesip gençleştirmeyi hedef aldı. Bu projeler, bizim ormanlarımızı tahrip etti. O rapor dolaylı yoldan halen benimsendiği için geçmişte yılda 10-12 milyon metreküp ağaç kesilirken, bugün bu miktar 40 milyonları bulur hale geldi ki o günkü rapor, “2000 yılından sonra 50 milyon metreküp kesilmesini” öngörüyordu. Sonradan öğrendik ki bu raporu hazırlayan heyet, ABD, Kanada ve Avrupa’daki uluslararası kâğıt tekellerinin temsilcileriymiş.
- 1970’lere kadar gitmişken, özelleştirme furyası ormancılığı nasıl etkiledi? Bir örnekle açıklayabilir misiniz?
- Benim görev yaptığım sıralarda ormancılık örgütü, ormancılıkla ilgili bütün işleri kendisi yapacak şekilde örgütlenmişti. Ormanda ağaçtan kozalak toplamak, kozalağın içinden tohumu çıkarmak, fidan üretmek, ilgili yerlere dikmek gibi birçok uygulamayı kendisi yapardı. Orman işletme şeflikleri, ormanda kesilecek ağacın damgalanması, kesilmesi, yüklenecek yere götürülmesi ve depoya getirilmesi gibi işlemleri orman köylerinde yaşayan orman işçilerine yaptırırdı. Hatta bu işçileri kendisi eğitirdi; ağacı neresinden nasıl kesmeli, nasıl tomruklara ayırmalı gibi konularda eğitirdi ki değerinden kaybetmesin, ağaçları devirirken de diğer ağaçlara büyük zarar vermesin. Ormancılık örgütü, adım adım bu görevleri bıraktı, işleri özelleştirdi. Şimdi “dikili satış” diye bir yöntem var; diyelim ki bir ormanda yüz tane ağacı işaretleyip damgalıyor, “Bu ağaçları kesip götürürseniz sizin olacak” diye ihaleye çıkarıyorlar. İyi fiyatı veren ihaleyi alıyor, artık orada ağaçların kesilmesi, kabuğunun soyulması, taşınması gibi işleri orman işçileri değil, firmanın kendisinin dışarıdan ucuza getirdiği işçiler yapıyor. Onlar da teknik bilgiden yoksun olduğu için kesim sırasında ormanlara büyük zararlar veriyorlar. Ayrıca orman köylüsü artık ormanda çalışıp gelir elde edemediği için kentlere göç etmeye veya orada yaşıyorsa bile ormana yabancılaşmaya başladı. Orman köylüsünün yaşı çok yükseldi. Dolayısıyla yangın çıktığında orman köylüleri, eskisi kadar canla başla yardıma gelemiyor. Zorunluluktan gidiyorsa gidiyor. Zaten orman köylerinde yaşayan insan sayısı da çok azaldı. Yangınların zor söndürülmesindeki etmenlerden birisi bu. Çünkü eskiden orman köylüsü ormanın her yerini ve yangının söndürüleceğini çok iyi biliyordu ve onların çok yardımı dokunuyordu. Dolayısıyla ormancılık örgütü eskiden olduğu gibi her şeyi kendisi üstlenmeli ki orman yangınlarına karşı çok daha iyi önlem alabilsin. Sorunun birçok tarafı var, bütüncül bakmak ve uzun vadeli önlemler almak gerekiyor.
- Günümüzde izlenen orman politikalarının ışığında ormanlarımızın geleceği hakkında neler söylemek istersiniz?
- Türkiye ormanları, nispeten cüzi bir miktar gelir getirmesine karşın hammadde deposu olarak görülerek planlanıyor ve yönetiliyor. Dolayısıyla eskiye göre bugünkü ormanların, ekosistem olarak yapıları son derece bozulmuş durumda. Ağaçlar daha seyrekleşti, aradaki ağaççık ve çalı gibi bireyler yok edildi. Bu gidişin sonu; yakın zamanda Türkiye’deki ormanların “ağaç tarımı” yapılan ağaç topluluklarına doğru evrilmesidir. Bu eğilim, ormanlarımıza yangınlardan daha fazla zarar veriyor.

“Orman yangınlarıyla mücadele etmenin ilk adımı, orman yangınlarının çıkmasını önlemektir.”
- Yangınlar demişken, bu yaz da her yaz olduğu gibi yangınlar yüzünden geniş çaplı ekosistem tahribatları yaşıyoruz. Orman yangınlarıyla mücadelede ne gibi sorunlar gözünüze çarpıyor?
- Öncelikle şunu belirtmek isterim; OGM, yangınlar sırasında veya sonrasında çıkıp, “Biz Avrupa’da yangına en kısa sürede müdahale eden, en iyi müdahale eden örgütüz,” diyor. Bir kere bu bilimsel bir görüş değil. Çünkü her ülkenin ormanları farklı yapıda ve her ekosistemi belirleyen etmenler çok farklı. Diyelim ki İspanya ve Türkiye; ormanlarının yapısı, coğrafi koşulları, topografyası, bitki örtüsü, toprağı ve çevresinde yaşayan insanlar farklı. Dolayısıyla orada 15 dakikada ulaşılıyor da burada 11 dakikada ulaşılıyorsa bu, yangına daha iyi müdahale edildiğinin bir göstergesi değildir. Bir diğeri ise orman yangınlarıyla mücadele etmek demek, orman yangınlarının çıkmasını önlemek demektir. Aynı anda birden çok yangın çıkınca zaten eliniz ayağınız birbirine dolaşıyor ve yapabilecekleriniz sınırlı kalıyor. Bu yüzden en önemlisi, orman yangınlarının çıkmasını önlemektir. Öncelikli yol haritası bu olmalı.
- Orman yangınları en çok hangi ormanlarda çıkıyor?
- Bakıldığında en çok orman yangını, 30-40’lı yaşlardaki ağaçların oluşturduğu orman yapılarında çıkıyor. Bu yaşlarda ağaçlar belli bir kapalılığa ulaşıyor, ağaçların alt kısımlarındaki dallar kuruyor (doğal budanma), kuruyan dalların yapraklarının bir kısmı aşağıda birikiyor. Buna “yanıcı madde birikmesi” diyoruz. Yanıcı madde biriken yerlerde yangın çıkma olasılığı yüksek oluyor. Buralarda önlem almak için yanıcı maddeyi azaltmak ve yangını çıkaran etmenlerin üzerine gitmek gerekiyor.

- Etmenler derken neyi kastediyorsunuz?
- OGM yakın zamana kadar Türkiye’deki orman yangınlarının %95’e kadar “insan kaynaklı” olduğunu söylerdi. Daha yeni bunu değiştirdiler ve rakamı %80 gibi bir orana düşürdüler. Aslında bu rakamlar önemli değil. Türkiye’deki orman yangınlarının büyük bir kısmı insanların etkisiyle çıkıyor. Peki ama bu insanlar kim? Hangi insan? Hangi nedenle ve nerelerde bu yangınları çıkarıyor? Hangi araçları kullanarak bu yangınları çıkarıyor? Bunları öğrenmeden, bunların üzerine gitmeden orman yangınlarının önlenemeyeceği apaçık ortada. OGM bu görevini yapmıyor. Faili ortaya çıkarılanlar az. Geri kalanlar kim? Bunun üzerine git, ilgili bakanlıklarla bir iş birliği yap. Mesela bir başka adım olarak orman yangınlarının çıkmasını önleyebilmek için o bölgelerde yaşayan halkın, kamu görevlilerinin, öğrencilerin ve hatta oraya gelen turistlerin de orman yangınları konusunda bilinçlendirilmesi gerekir. Yangın çıkmaması için neler yapılması gerekir? Yangın çıktıktan sonra nasıl davranılmalı? Kim nereye gidecek? Bunların hepsi eğitim ve planlamanın parçası olmalı. Ne yazık ki bunları görmüyoruz. Hem yangın riski olan yerlerde etkin bir şekilde yanıcı maddeleri azaltmadığı hem de orman yangınlarını çıkaran etmenleri ortaya çıkaramadığı için OGM orman yangınlarıyla tam olarak mücadele etmiyor. Yanlış anlaşılmasın; lafım canla başla, gecesini gündüzüne katarak bazen uyumadan, zor koşullarda, hayatlarını tehlikeye atarak günlerce çalışan yangın söndürme ekiplerine değil. Benim lafım, yangın söndürme görevi dışındaki az önce bahsettiğim diğer görevleri yapmayan ve yapılmasını sağlamayan bürokrasinin en üst kademelerinedir. Birkaç görevi etkin bir şekilde bir arada yürütmek gerekiyor.
- Bütçe sıkıntısı da yok sanırım.
- Hiçbir bütçe sıkıntıları yok. Katma bütçeden sağlanıyor bu giderler. OGM acaba her sene orman yangınlarıyla ilgili hangi kalemlerde ne kadar para harcadı? Bunları etkin ve doğru yerlerde kullandı mı? Mesela bunlar da net bir şekilde kamuoyuna açıklanmıyor.
- Bir de yol kenarlarının tıraşlanması gibi bir uygulama söz konusu. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?
- Yayınlanan bir genelgeye göre yol kıyısındaki 6’şar metrelik alanların açılmasına karar verildi. Yangın çıkmayan yerlerde bile bu noktalardaki ağaçlar kesildi. Damgalanmaması gereken ağaçlar bile bu şekilde gitti. Bu tip uygulamalar doğru değil. Olaya teknik ve kapsamlı bakılmıyor, gelir elde etmenin yöntemi olarak görülerek süreç fırsata çevriliyor.
- Başka ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
- Orman yangınlarıyla ilgili en büyük problemlerden bir diğeri, orman yangınlarıyla ilgili hiçbir eğitim almamış kişilerin yangın mevsiminde ahkam kesmeye başlaması. Mesela diyorlar ki “Şu özellikte bir uçak aldık, şu kadar uçağımız var” vs. Türkiye’nin coğrafyası göz önünde bulundurulduğunda uçakların yangınlarda çok işe yaramadığı bilinir. Aslında ormancılık örgütü de bunu iyi bilir. Sanıyorum bu uçaklarla ilgili bir lobi devreye giriyor ve bunlara harcama yapılıyor. Bu noktada bir tek helikopterlerin personel ve ekipmanı yangın alanına ulaştırması gibi önemli bir işlevi var. Ancak onların da bir yerden su alıp taşıma uygulaması, büyümüş olan bir yangın için çok da etkin bir uygulama değil. Bir daha tekrarlıyorum; orman yangınlarına karşı en etkili yöntem, önlemeye yönelik çalışmalara öncelik vermektir. Bir diğer sıkıntı da şu: Bir yerde yangın çıktığında konuyla ilgisi olmayan bakan ve yerel yöneticiler gibi üst kademedeki kişilerin alana giderek yangına müdahaleyi onlar yapıyormuş gibi boy göstermeleri. Bunlar alandaki asıl görevlilerin görevini yapmasına engel oluyor.

- O halde orman yangını sırasında alanda yetkili olarak kimlerin olması gerektiğini de sizden öğrenelim: Asıl görevliler kimler?
- Orman yangınını söndürmekte görevliler, 1. derecede yangın amiri, o bölgedeki orman işletme müdürü veya onun yetişemediği yerde orman işletme şefidir. O ormandaki yolları, çeşmeleri, su kaynaklarını, yanma riski olan yerleri, rüzgârın yönünü ve şiddetini, yangının gideceği yönü en iyi bunlar bilir. Haritayı ellerine alır ve süreci yönetirler. Görevli yangın söndürme ekiplerini yönlendirirler. Olması gereken budur. Üst kademedekilerin ise müdür veya şef kimse onu arayıp, “Bütün örgütümüzle senin yanındayız, ne istersen sağlayacağız, rahat ol ve yapılması gerekeni yap,” demesi gerekirken, bakanından belediye başkanına herkes alana gelip bu insanları meşgul ediyor, ellerini ayaklarını bağlıyorlar. Bir de o karmaşada bürokratları karşılamakla ve brifing vermekle zaman kaybediyorlar. Bunlar yangın söndürmeye katkı sağlamıyor, sürece zarar veriyor.
- Özetle, madde madde gidecek olursak yangınların çıkmasına karşı önlem açısından neler yapılması gerekiyor?
- Orman yangınlarıyla ilgili hazır reçete vermek zor. Coğrafya ve topografyaya göre farklı durumlar ortaya çıkabiliyor ama birkaç temel adım sıralayabiliriz. Özellikle yangın çıkabilecek yaşlardaki ormanlara öncelik vermek ve oralarda önlem almak gerekiyor. O bölge insanını, kamu görevlilerini, öğrencileri, polisleri ve askerleri eğitmek gerekiyor. Eskiden orman muhafaza memurları vardı; silahlı ve yeşil giysili. Orman köylerinde yaşayan gençler, askerliklerini yaptıktan sonra 6-12 ay eğitime tabi tutulur, orman muhafaza memuru yapılırdı. Şimdi bunların çoğu yaşlandı ve emekli oldu. Yerlerine yeterince yeni memurlar yetiştirilemiyor. Gidiyorsunuz çoğu orman bölgesinde görevli göremiyorsunuz. Orman yangınını söndürmek üzere mevsimlik işçi olarak alınan “yangınla mücadele” ekiplerini de kadrolu yapmak gerekiyor. Bunları da liyakatle, yeterliliğe göre sınavla almak lazım. Bu amaçla alınan işçilerin başka işlerde çalıştığını bile görüyoruz. Hal böyle olunca da yangın ikinci plana düşmüş oluyor. Buna benzer şekilde yangın bilgisi olmayan bir orman işletme şefinin orman yangını tehlikesi yüksek olan yere tayin ettirildiğini de görüyoruz. Yangın çıkınca ne yapacağını bilemiyor. Tayin et ama önce 1-2 yıl eğitim ver.
- Bulgaristan’da bir yöntem kullanıldığını öğrendim; belli alanlar çitlerle sarılarak yanma olasılığı olan çalılar keçilere otlatılıyormuş. Sizce bu yöntem ormanları yangınlardan koruyabilir mi?
- Hayvanlar ormanda otlatılabilir. Bu noktada ormanın yaşı ve ağaç türü bileşimi gibi faktörler çok önemli. Mesela 40’lı yaşlarda olup çok fazla yanıcı birikimi olan bu tip ormanlarda, toprağın üzerindeki tek yıllık bitkileri, yani otları hayvanlar yediği zaman yangın çıkma olasılığını azaltır. Çünkü o otlar birkaç aya kuruyup yangın riski oluşturacak. Ancak bu yöntem her orman yapısı için geçerli değil. Bulgaristan’da hangi türdeki ormanda bunu yapmışlardır bilmiyorum ama hayvan otlatması, ormanın belirli bir yaşında ve belirli bölgelerinde olabilir. Geçmişte bazı ormanlarımızda da bu uygulama yapıldı. Fakat genç bir ormana bu hayvanları sokarsanız ağaçların tepe sürgünlerini yer veya kırarlar. Bu durumda da yarar değil zarar ortaya çıkmış olur. Doğru planlamak lazım.

- Orman yangınları sonrasında hangi müdahale yöntemlerini yanlış buluyorsunuz?
- Yasa diyor ki “Yanan ormanlarda hiçbir eyleme izin verilmez. Yılı içinde ormanlaştırılır.” Bakın ağaçlandırılır demiyor. En çok yangının Ege, Marmara ve Akdeniz’de çıktığını biliyoruz. Buraları gözümüzün önüne getirirsek, eğim çok fazla değilse, toprak yapısı yangınla fazla bozulmadıysa, yangın alanı da yağmur yağdığında suyun akmasıyla erozyona neden olacak bir yapıda değilse, buralarda özel bir ağaçlandırma çabasına girilmemeli. Çünkü bizim yanan ormanlarımızın hemen hemen tümü kızılçam ormanları. Bu ağaç türü, yangına karşı evrimleşmiş bir ağaçtır. Kızılçam fidanları 5-6 yaşına geldiğinde “üreyimli tohum” veren kozalaklar oluşturmaya başlıyor. Kızılçamlar olgunlaşan kozalaklarını dökmüyor, ağacın üzerinde kalıyor. Kabukları da diğer çamlara göre daha kalın. Ufak tefek yangınlardan etkilenmiyor. Bir de kızılçam dediğimiz çam türünün tohumu toprağa düştüğünde ilk yılında toprağın altında 90 cm kadar kök oluşturuyor. Çimlenen bir kızılçam tohumunun, toprak üstünde birkaç santimetrelik bir fideciği, toprak altında ise uzunca bir kökü oluyor. Yangında dökülmeden kalmış kozalakların içindeki tohumlar, yangından sonra dökülmeye başlıyor. Bu tohumlar yangınla 80 dereceye kadar ısındığı zaman çimlenme oranı %90’ın üzerine çıkıyor. Yani yangınla birlikte çimlenme yeteneği artmış oluyor. Bunları bildiğimize göre yangından sonra orayı koruma altına aldığımızda, o bölgede birkaç yıl içinde kızılçam ormanı zaten oluşmaya başlıyor. Biz Kırsal Çevre Derneği olarak böyle bir çalışmaya katıldık. Manavgat, Milas, Marmaris ve Köyceğiz’deki yanan ormanlarda, bir proje kapsamında ağaçlandırılmış yerleri ve bununla kıyaslamak için müdahale edilmemiş yerleri inceledik. Gördük ki kendi haline bırakılması daha doğru bir yaklaşım. Dolayısıyla hiçbir yerde ağaçlandırma yapılmasın demiyoruz. Ancak bir orman yandığı gibi tek bir reçeteymiş gibi her yerde ağaçlandırma yapılmasını da doğru bulmuyorum. Bu alanda uzman kişilerin gidip o bölgeyi incelemesi gerekiyor. Yangın sezonu sonrası bir yetkili çıkıp diyor ki “Şu kadar hektar orman yandı, biz de hepsini ağaçlandırdık.” Bu doğru değil. Bununla birlikte her ormanın kendi doğal türleri olur, bunları da değiştirmemek gerekir.
- Mesela TEMA ve OGM, geçtiğimiz yıllarda yaşanan büyük yangınlar sonrası fidan seferberliği başlatmıştı. Bun yaklaşımı doğru bulmuyorsunuz o zaman.
- Evet, doğru değildi. Kamuoyunun gazını almak için yapıldı. Türkiye’de zaten onların söylediği miktarda bir kızılçam fidanı yoktu. Şunu da hatırlatmak gerekiyor ki olsa bile her kızılçam fidanı her yere dikilmez. Ayrıca tohum ve fidan stoklarını da hazır tutmak gerekir. Her bölgenin ekolojik koşulları farklı. Bu teknik ayrıntılara dikkat çekmek isterim.
- Balıkesir Orman Bölge Müdürlüğü, geçtiğimiz haftalarda art arda çıkan orman yangınlarının ardından yanan orman sahalarında yenileme çalışmalarına hemen başlamış. Birçok yerde bu yapılıyor. Yanan orman sahalarına hemen müdahale etmenin yanlış olduğunu bu örnek için de söyleyebiliriz sanıyorum.
- Kamuoyunda böyle bir baskı var zaten. Vay efendim şu kadar orman yandı, oraya otel yapılacak gibi bir baskı yaratılıyor. Onlar da gidip hemen müdahale ediyor. Aslında OGM’nin, “şurada şurada şu nedenlerden ötürü ağaçlandırma yapmayacağız, ağaçları korumaya aldık, bu orman kendini yenileyecek, burayı gözlüyoruz” demesi lazım. Bunun yerine gaz almak daha kolay geliyor. Kızılçam ormanları makiyle de karışık aslında. Keçiboynuzu, mersin, kocayemiş gibi bir sürü yapraklı maki türleri var. Bu yapraklı ağaçlar yangından sonra kök sürgünü veriyor. Temmuz ayında yanan ormanda, aralık ayındaki yağmurlarla birlikte kök sürgünüyle bir metre kadar uzar. İğne yapraklılar ise tohumlarıyla zaten büyür, orayı yeniden ormanlaştırmaya başlar. Bunları kendi haline bırakmak lazım. Doğanın dinamikleri çok güçlüdür. Bunu da gözden uzak tutmamalıyız.
- En hızlı yanan, yanma ihtimali en yüksek olan ağaç türleri hangileri?
- İğne yapraklılar. Çam türleri. Özellikle kızılçam ve karaçam diğer türlere göre daha kolay yanıyor. Örneğin ladin ağacı, 7-8 yılda bir yaprağını döküyor. Çamlarda bu süre daha kısa. 3-4 senede bir yapraklar dökülüyor. Dökülen yapraklar da reçine içerdiği için kolay tutuşuyor ve hızla yanıyor. Dolayısıyla alttaki yanıcı madde birikimini azaltmak önemli.
- Peki ya kuraklıklara ve yangınlara en dayanıklılar hangileri?
- İğne yapraklılar arasında en dayanıklı olanı servi. Akdeniz dallı servisi. Geniş yapraklılarda ise kışın yaprağını dökmeyen keçiboynuzu, kocayemiş ve mersin gibi maki türleri.



- Anıt ağaçlar üzerine de çalışmalarınız var. Anıt ağaçları yangın ve kuraklık tehlikelerinden korumak için çalışma yapılıyor mu? Yangınlar nedeniyle kaybettiğimiz anıt ağaçlar oldu mu?
- Türkiye’de bu konuda çalışma yapılmıyor. Mesela Ankara, Nallıhan’da Sarıçalı Dağı var. 1.740 metre rakım. Üst tarafında yaşlı karaçam, meşe gibi ağaç türlerini barındırıyor. Burada doğal olarak yangınlar çıkar. Genelde yıldırım düşmesiyle yerde yanıcı madde varsa gerçekleşiyor bu yangınlar. Ağaçlar yaşlı olduğu için bu yangınlar çok büyümüyor. Biz burada anıtsal ağaç çalışması da yaptık. Mesela 500 yaşında bir kasnak meşesi vardı. İçi de kovuktu. İnsan eliyle çıkan bir yangın, buradaki birkaç anıt ağacı yaktı. Ormandaki anıt ağaçlar bu şekilde yanıyor. Burada şöyle bir açmaz var: Türkiye’de anıt ağaçları tescil etmek, bakımını yapmak ve korumak görevi T.C Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı Tabiat Parklarını Koruma Müdürlüğü’ne ait. Ormanın sorumlusu ise OGM. Bakanlık, bu ağaçların yerini bile pek bilmiyor. Korumaları da pek olanaklı görünmüyor. Çünkü bu konuda yetkisi olmasına rağmen genel olarak bilgisi olmayan bir kurum. Anıt ağaçlarımızın büyük çoğunluğu bu çelişki yüzünden korunamıyor.
Not: Kapak fotoğrafı Nuri Bilir’e aittir.
Bu yazılar da ilginizi çekebilir
