Söyleşi

Prof. Dr. Tuncay Neyişçi: “Kentlerin bize yüklediği stresten kurtulmanın en etkin yolu, ağaca ve ormana sığınmaktır”

Orman ekolojisi, Gastro Eko olarak üzerinde durduğumuz, arka planda bolca okumalarını yaptığımız bir alan. Yeni yılla birlikte Türkiye’de bu alanın uzman isimleriyle sıklıkla bir araya geleceğiz. İlk konuğumuz ise orman ekoloğu Prof. Dr. Tuncay Neyişçi. Türkiye onu “Papyonlu Hoca” olarak da tanıyor.

Akademik çalışmalarının yanı sıra Türkiye’de açılan ilk ekoloji okulu (1989) ve Ev Kadını Çevre Okulu gibi çalışmalarıyla her daim toplumsal farkındalık yaratma çabasında olan Neyişçi, yanan ormanlara müdahaleden ekolojik bilincin artırılmasına kadar aklımıza takılan pek çok konudaki soruyu, herkes için anlaşılır bir üslupla cevaplıyor. Gelin, hep birlikte ormana gidip soluklanalım.

Söyleşi: Batuhan Sarıcan (info@gastroeko.com)

  • Tuncay hocam, bugün bir ormana girdiğinizde neler hissediyorsunuz?
  • Onun bir parçası olduğumu, sesinin, kokusunun, görüntüsünün, çağrışımlarının bana iyi geldiğini düşünürüm.
  • Uzak Doğu’da ağaç ve orman banyosu/terapileri gerçekleştiriliyor. Benzer şekilde dünyanın dört bir yanındaki ruh ve sinir hastalıkları tedavi merkezlerinin etrafı genelde ağaçlarla çevrili oluyor. Ağaçların insan psikolojisine etkileri konusunda neler söylemek istersiniz? 
  • Biz, Türkiye Ormancılar Derneği Batı Akdeniz Şubesi olarak 5 yıldan beri ağaçlarla kucaklaşma, orman banyosu etkinlikleri düzenliyoruz. Kentlerin bize yüklediği stresten kurtulmanın en etkin yolu, tekrar ağaca ve ormana sığınmaktır. Kentlerde yaşamak zorunluluğumuzu dikkate alarak ormana gitme değil ormanı kente getirmenin çok daha uygun bir yaklaşım olduğunu düşünüyor, bunun için kamuoyu oluşturmaya çalışıyoruz. Kentlerimizin tıpkı imar planları gibi ağaçlandırma ve bitkilendirme planlarının da olması gerektiğini savunuyoruz. Kent park ve ormanlarının terapi parkları ve ormanları olarak tasarlanması talebimizdir. Kentleri kent yapanın binalardan çok ağaçlar ve bitkiler olduğunu iddia ediyoruz. Binalar yıl boyu aynı görünümü sergilerlerken ağaç ve bitkiler mevsimden mevsime hatta aydan aya sürekli değişirler. Ağaçlar hem fiziksel ve hem de ruhsal sağlığımızın güvencesidir.
Neyişçi, Türkiye Ormancılar Derneği Batı Akdeniz Şubesi olarak düzenledikleri ağaçlarla kucaklaşma etkinliğinde.
  • Takvim üzerinde kış mevsiminin içindeyiz. Ancak kışlar eskiye göre daha geç geliyor ve daha sıcak geçiyor. Halen mevsim normallerinin üzerinde günler yaşıyoruz. Sizce mevsimlerdeki bu kayış, orman ekolojisini nasıl etkiliyor?
  • 75 yaşında bir kişi olarak pek çok yılın bir öncekinden daha sıcak ya da soğuk geçtiğine yaşayarak tanık oldum. Doğada tekrarlar (döngüler) vardır. Ekolojinin bize öğrettiği, olay ve olgulara farklı açılardan bakmanın, sorgulamadan hiçbir şeye angaje olmama ve yerel gerçekleri gözden kaçırmama gerçeğidir. İklim değişimi ya da küresel ısınma da buna dahildir. Temel ilke, ekolojinin ekonomik ve politik amaçlar için bir araç olarak kullanılabileceğini göz önünde bulundurmaktır.
  • Geride bıraktığımız yıl, büyük tahribata yol açan orman yangınları yaşandı. Bu noktada insanlar ne yapmalı ne yapmamalıydı?
  • Yangın (ateş) ormanlardan önce de vardı. Yani ormanlar, tüm bileşenleriyle birlikte belirli aralıklarla yinelenen yangınları hesaba katarak evrim sürecinden geçmişlerdir. Bir başka deyişle yangın onlar için bütünleyici bir etkendir. Yangını biz çıkarmış olsak da doğaya, ormana kendisini yenileyebilmesi için en azından bir yıl şans verilmesi gerekirken, dozerler ve kepçelerle alanı altüst edip fidan dikmenin çok yanlış olduğunun altını çizmek isterim. Yapılması gereken, yangından hemen sonra alanın uzmanlarca titizlikle incelenmesi ve nerelerde doğanın kendini yenileyebileceğinin, nerelerde desteğe ihtiyacının olabileceğinin vb. belirlenmesi ve müdahalelerin bu bilimsel verilere göre planlanmış olmasıdır. Bunun yapılmış olduğunu sanmıyorum. Doğaya bir yıl şans verilseydi doğanın kendini toparlayabilmesi çok daha kolay ve yaygın olabilirdi.
Prof. Dr. Tuncay Neyişçi: “Yangın sonrası ormana kendisini yenileyebilmesi için en azından bir yıl şans verilmesi gerekiyor.”
  • Yanan ormanların toparlanma sürecinde biyoçeşitliliğin zenginleştiğinden bahsetmiştiniz. Niçin böyle bir artış yaşanıyor?
  • Ülkemizdeki yanan alanların yaklaşık %60-70’i (yaşları 12-30 arasındaki) ağaçlandırma alanlarında oluşuyor. Ağaçlandırma alanlarımızın neredeyse tamamı tek türden (çam) oluşuyor. Yangın, en azından birkaç (3-5 yıl) seneliğine alanda biyolojik çeşitliliğin artmasına neden olur. Bunun temel nedeni toprakta beklemede olan tohumların besin maddesi ve ışık artışı nedeniyle çimlenme ve yaşama geçme şansı bulmalarıyla ilgilidir. Bazı bitkiler yangından bir ya da iki hafta sonra sürgün vermeye başlarlar. Eğer yangın çok şiddetli ve hızla (4 km/saat) yayılmıyorsa orman içindeki hayvanlar da yangından etkilenmeme konusunda çok beceriklidirler.
  • Hasar gören ve ekosistemlerin canlanması gereken yerlerde hangi tür ağaçlar dikilmeli?
  • Yangın büyük ölçüde rüzgâr etkisinde gelişir. Bu nedenle yangına neden olan rüzgâr yönüne (Antalya’da bu Kuzey yönüdür) dik rüzgâr perdelerinin oluşturulması çok önemlidir. Bu bağlamda benim geliştirmiş olduğum “Yangına Dirençli Orman Kurma İlkeleri”ne uygun olarak sık dikilmiş servi ağaçlarından oluşan perdelerin belirli aralıklarla ormanlaştırma alanları ve yol kenarlarında tesis edilmesi hem rüzgâra hem de alevlere bir engel oluşturabilir. Servi güç yanan bir türdür.
  • Geçtiğimiz aylardaki yangınlar, orman yangınlarıyla mücadelede bize ne gibi dersler verdi? Ne gibi hatalar gördük?
  • Orman yangınları konusunda çok eksiğimiz olduğunu, politikacılar da dahil, uzman olmayan kişilerin yangınla mücadele çalışmalarına katılmamaları gerektiğini, ormanlarımızın kolaylıkla ve şiddetle yanabilecek bir yapıya geldiğini, yanıcı yönetimi konusunda hiçbir çabanın gösterilmemesini, agresif yangın söndürme stratejisinin ormanlarımızı kolay ve şiddetle yanabilir hale getirmiş olduğunu, helikopter ve uçak kullanımının şiddetli yangınların söndürülmesinde etkin olamayacağının gözler önüne serilmiş olduğunu gördük. Bu, uzun zaman alacak yapısal değişimleri gerekli kılan ciddi ve kapsamlı bir konudur. 
  • Biraz daha farklı bir konuya geçelim: Odun yakmak, kömür ve doğalgaz yakmaktan daha çevreci olabilir mi?
  • Niye olmasın? Çevreci olmanın temel koşullarından biri yerel kaynakları kullanma önceliğidir. Odun yenilenebilir bir enerji kaynağıdır. Üstelik odun, ekolojik artısı olan (toprak oluşturan, erozyonu önleyen, oksijen üretip karbondioksit tüketen vb.) tek enerji kaynağıdır. Tamamen yerli ve millidir (ülkemizin yaklaşık %25’i). Uygun teknik ve uygun biçimde (örneğin Pellet, briket) kullanıldığında neredeyse karbon sıfır bir enerji kaynağıdır.
  • Hangi türler yakacak olarak tercih edilebilir?
  • Sadece ağaçlar değil farklı bitkiler de enerji kaynağı olarak kullanılabilir. Benim yaptığım bir araştırma, makilik alanların hektarında 2.200 litre petrole eşdeğer enerji elde edilebileceğini ortaya koymuştur. Dünyada bunun çok üzerindeki rakamlara da ulaşılmıştır.
  • Bir yandan ağaçları savunurken diğer yandan kitap veya ahşap masa aldığımızda kendimizi suçlu hissetmeli miyiz?
  • Niye ki? O zaman soluk da almamamız gerekir. Mesele kaynakları kullanmamak değil, kaynakları verimli ve ekolojik kuralları gözeterek kullanmaktır. Bunun yolları var.
“İzmir, Kordon. 1964 olmalı, lise son sınıftayım. Yanımdaki de mahalle ve çocukluk arkadaşım Hikmet Hepenıl.”
  • Orman Fakültesi’ndeki ilk günlerinize gidelim isterim.  
  • Ben aslında Orman Fakültesi diye bir eğitim kurumu olduğunu lise son sınıfta öğrendim. Benim üniversite için tercihim fakülte değil, İstanbul’du. ODTÜ mühendislik bölümünü de kazanmıştım ancak İstanbul’dan mezun olmayı seçtim. Orman Fakültesi bir araçtı. Gerçek bir İstanbul mezunuyum. Üniversitemin adının da İstanbul olmasından gurur duymuşumdur. Öğrenciliğim sırasında ormancılıktan çok İstanbul’u (her yönüyle) çalıştım diyebilirim. Çocukluk ve gençliğimin geçtiği İzmir’de hep ormanlık ve kırsal alanlara yakın yerlerde ve bahçeli evlerde yaşamış olsam da ormanı fark etmem Orman Fakültesi ikinci sınıfta başlar. Fakültemiz Belgrad Ormanları içindeydi ve kampüsümüz aynı zamanda bir botanik bahçesiydi. Derslerimi hep orman içinde ağaçların altında çalışırdım. O günleri hep anarım. İstanbul’da, nefis bir ormanın içinde geçen üniversite öğrencilik hayatı. Daha ne olsun… İstanbul’dan mezun olma dileğim (kültür, sanat, sosyal yaşam) Orman Fakültesi’nin muhteşem doğal ortamıyla (doğa, değişim, dinginlik) tamamlanmış oldu.
  • Ormanı fark etmenizin ikinci sınıfta gerçekleştiğini söylediniz. Ekoloji üzerine çalışma kararını nasıl almıştınız?
  • Ekoloji konusunda çalışma kararım ekonominin hırçınlığının farkına varmamla başladı diyebilirim. Belgrad Ormanları’nda geçirdiğim zamanlar bana, doğada ilişkilerin çok farklı olduğunu kavramama yardım etti. Kentte ekonomi egemen, oysa doğada ekoloji. Ekoloji çalışma tercihimin de bu ikili ortamda yaşamış ve aralarındaki farkı fark etmiş olmamla ilgili olduğunu sanıyorum. Birini bilerek isteyerek seçmiştim, diğeri tesadüfen oluştu. Bundan büyük şans olabilir mi? Üstelik Orman Fakültesi ülkemizde “ekoloji” dersinin verildiği ilk ve tek fakülteydi o zamanlar. 1980’li yılların ikinci yarısında Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nin (TTKD) Antalya Şubesi’ni kurmuş olmamın ardında da bu fark ediş vardır. Bu arada, TTKD ülkemizin olduğu kadar dünyanın da en eski çevre derneklerinden biridir ve ormancılar tarafından kurulmuştur. Kuruluş yılı 1955 ve “kamu menfaatine yarayışlı dernek” olarak da tescil edilmiştir. Türkiye Ormancılar Derneği de ülkemizin, Cumhuriyet dönemimizin, ilk sivil toplum örgütüdür. Kuruluş yılı 1924. Türkiye daha ekoloji kavramıyla tanışmadan önce Antalya’da ülkemizin ilk “ekoloji okulu”nu açmamızın (1989) ardında da bu birikim var. 280 öğrenci mezun ettik ve hepsi bugün çok önemli noktalardalar.  Pek çok sivil toplumuna ilham vermiş bir etkinlikti.
Türkiye’nin ilk Ekoloji Okulu gazete küpürlerinde.
  • Yarım asrı aşkın bir süredir ormancısınız diyebiliriz. Bu süreçte gerek akademisyen olarak gerekse az önce bahsettiğimiz gibi Ekoloji Okulu gibi çabalarınızla toplumda ekolojik bilinci artırmaya yönelik çalışmalarınız var. Sizce ekoloji kavramı, toplumda nasıl tezahür ediyor?
  • Ekoloji, özellikle 1970 yılından sonra hâkim paradigma olmaya başladı ve ekonomik paradigmanın önüne geçti. O gün bugündür ekoloji kavramı ekonomik ve politik amaçlar içinde yoğun biçimde kullanılıyor. Sadece ülkemizde değil, dünyada da ekoloji kavramının içinin boşaltılarak ekonomik ve politik bir kavrama dönüştürülmüş olduğunu düşünüyorum. Bunun pek çok örneğini verebilirim.
  • Toplumda ekolojik bilinç oluşturma yolunda en büyük iş anne babalara düşüyor sanırım. Çocuklarda ekolojik bilinç sağlama adına ne gibi etkin adımlar atılabilir?
  • Kendi adıma çevre ya da ekoloji alanında en etkili projemin Ev Kadını Çevre Okulu projem olduğunu düşünüyorum. Anne bilinçli olursa çocuk da toplum da bilinçli olur. Çocukların etrafındaki farklılıkları fark etmesini sağlayacak dokunuşlar yeterli olur sanıyorum.
Tuncay Neyişçi ile Anke Atamer Çocuk etkinliklerinden “Dinle Bak Doğa Ne Diyor” (Fotoğraf: BIFED)
  • Bunca yıllık kariyerinizde sizi en çok şaşırtan ne oldu ve neden?
  • Beni en çok şaşırtan, insanların doğayı anlamaya çalışmamaları ve diğer canlılarla aramızda önemli farklılıkların olmamasıdır. Yaklaşık 15-20 yıldan beri benim mi mabet ağacının mı daha akıllı olduğunu anlamaya çalışıyorum. Daha doğrusu anlatmaya çalışıyorum. İnsan ne çevre-doğa canavarıdır ne de koruyucusudur. Sistemin sıradan bir bileşenidir. 
  • Sürdürülebilirlik, sanıyorum ki çağımızın en çok içi boşaltılan sözcüklerinden birisi. Ormanların sürdürülebilirliği adına söylenen ve halkın da kanıksadığı en büyük şehir efsaneleri neler?
  • Ben sadece sürdürülebilirlik değil, çevre ve ekoloji kavramlarının da içinin, kasten boşaltıldığını düşünüyorum. “Değişimin değişmezliğine” dayanan ekoloji kavramı 1970’li yıllarda hâkim paradigma haline gelmeye başladı. Ve hemen ardından 1980’li yıllarda sürdürülebilirlik kavramıyla içi boşaltıldı. Sürdürülebilirlik değişimi reddeder. Evrende denge yoktur, her şey sürekli değişim içindedir. Ormanlar da sürekli değişir. Bize düşen bu değişimi anlayıp değişimi sürdürebilmektir. Ormanın kendi ormansızlaşma hakkı da vardır.
Prof. Dr. Tuncay Neyişçi, toplumu bilinçlendirmek adına Youtube kanalını aktif olarak kullanıyor.
  • YouTube kanalınızdaki videoda, bundan 8-10 yıl önce ABD’de düzenlenen uluslararası bir çevre sempozyumunda sunduğunuz bir bildiriden bahsediyorsunuz; buna göre çevre teknolojilerinin, çevrenin en büyük kirleticileri haline gelebileceğine yönelik bir savununuz var. Bundan bahsedelim mi biraz? 
  • O sunumda örnekler de vermekteyim. Çevre teknolojilerini pazarlamakla ansiklopedi pazarlamak arasında fark yoktur. Çevre teknolojileri üreten firmalar, sizin çevrenizi koruyup korumadığınızla değil onların ürettikleri teknolojiyi alıp almamanızla ilgilidirler. Asimetrik çevre bilinci yaratmanın temel nedenlerinden biri, çevre teknolojilerinin daha kolay ve daha yüksek kâr marjlarıyla satılmasının sağlanmasıyla ilgili bir konudur. Olup bitene bir de bu gözle bakarsanız olay daha kolay anlaşılabilir.
  • 1 cm doğal toprağın oluşması için 200-400 yıldan fazla geçmesi gerektiği söylenir. Toprağın oluşması niçin bu kadar zor?
  • Bazı koşullarda bu söylenen doğrudur. Ancak toprağın çok daha hızlı oluştuğu koşullar da söz konusudur. Tabii tersi de. Ekoloji bize hiçbir soru ya da sorunun tek doğru ve mantıklı cevabının ya da çözümün olamayacağını öğretir. Cevap da çözüm de çoğuldur. Üstelik hiçbir şey tek başına iyi ya da kötü olamaz. İyilerin kötü, kötülerin de iyi yanları olabilir pekâlâ… İlkesel olarak toprak kaybolmaz, yer değiştirir.
  • Tarım nedeniyle ormansızlaşma, Amazonlar başta olmak üzere dünyanın en büyük ekolojik sorunlarından biri olsa gerek. Türkiye’de tarım nedeniyle ormansızlaşma ne düzeyde? 
  • İnsanlık tarihi boyunca ormanlık alanlar önce avlaklara, daha sonra tarım alanlarına ve daha sonra da kentsel alanlara dönüştürülmüşlerdir. Nüfus arttıkça kişi başına düşen ormanlık alan azaldığı gibi tarım alanı da azalmaktadır. Bunun çözümü, bilinen ve yaşananı mitolojiye dönüştürmek değil, kaynakların akılcı yönetimi üzerine kafa yormaktır. Nüfusu 80 milyonu aşmış bir Türkiye de ya da 8 milyarlık bir dünyada ormanların ve tabii ki diğer kaynakların azalması kaçınılmazdır. Sorun yine akılcı yönetimdedir. Unutmayın, nüfus artışını önüne doğum kontrolüyle geçemezsiniz. Ekonominiz gelişince nüfus artışınız da düşer. Ama size yanlış hedefler gösterilebilir. Ülkemizin orman sorunu bir alan meselesi olmaktan çok bir verimlilik meselesidir. Ormanlarımızın sadece %10’u verimli. Ama biz iştahla ormansızlaşma üzerine kafa yoruyoruz.
  • Türkiye topraklarındaki biyoçeşitliliğin ve endemizmin bu kadar zengin olmasını neye bağlıyorsunuz?
  • Anadolu yarımadasının özgün konumuna. Bunda insanın da çok büyük katkısını olduğunu iddia ediyorum. Oysa genel akım insanı düşman olarak görüyor.
  • Ormanları korumaya yönelik bir yasanın taslağını hazırlama görevi size verilse yazacağınız ilk üç-dört madde ne olurdu?
  • Ormanlar ile insanlar arasındaki ilişkiyi yoğunlaştıracak konular olurdu. İlk yapacağım da özelde ormanı genelde doğayı kentlerin içine monte etmek olurdu. Artık insanların ezici bir çoğunluğu kentlerde yaşıyor. Ve kent dışına çıkmak giderek güçleşiyor.
  • Doğa bana …
  • Ne kadar kibirli olduğumuzu hatırlatıyor.

Bir Cevap Yazın