Söyleşi

Umut Kocagöz: “Agroekoloji sayesinde olağan akışa kısa devre yaptırabiliriz”

Türkiye’de tarımın dönüşümü ve çiftçi örgütlenmeleri üzerine çalışan Umut Kocagöz, Metis Yayınları etiketiyle yayımlanan “Agroekoloji: Başka Bir Tarım Mümkün” kitabını hazırlayan isimler arasında.

Lahey’deki Erasmus Rotterdam Üniversitesi’ne bağlı Uluslararası Sosyal Çalışmalar Enstitüsü (ISS) Politik Ekoloji programında doktora çalışmasını sürdüren Umut’la, agroekolojiyi masaya yatırıyoruz. Zihin açıcı bir söyleşi sizi bekliyor.

Söyleşi: Batuhan Sarıcan (info@gastroeko.com)

  • Diyelim ki bu söyleşiyi okuyanlar “agroekoloji” kavramının ne olduğunu bilmiyor. Birkaç cümleyle açıklayabilir misin?
  • En basit ifadeyle “agro” tarım, “ekoloji” de çevre bilimi demek. Bunları birleştirdiğimizde de “ekolojik tarım” olarak karşımıza çıkıyor. Başlı başına “ekolojik tarım” ifadesi de yetmiyor aslında bakarsanız. Bu bir yandan ekolojik tarım faaliyetiyken diğer yandan bu tarım faaliyetinin bilimi anlamına geliyor; nasıl yapıldığından felsefesine kadar geniş bir bilimsel alanı ifade ediyor. Tabii ki bir yanıyla da toplumsal ölçekte bir harekete tekabül ediyor. Dolayısıyla agroekolojiyi, merkezine ekolojik tarımı alan, bir yanı bilime diğer yanı aktivizme dayanan şemsiye bir kavram olarak tanımlayabiliriz.
  • Agroekoloji Türkiye’de nasıl karşılık buluyor?
  • Agroekoloji Türkiye için yeni bir kavram. Buna karşın ekolojik tarım daha yaygın, organik tarım ise daha da yaygın bir ifade. Organik tarım, sertifikalı bir tarım biçimini ifade ediyor ve agroekolojinin kullandığı anlamda ekolojik tarıma karşılık gelmiyor. Agroekoloji bunlara eleştirel bir yaklaşım getiriyor. Bu yaklaşıma küresel çapta La Via Campesina öncülük ediyor. Türkiye’de, başta La Via Campesina üyesi Çiftçiler Sendikası (Çiftçi-Sen) olmak üzere, çeşitli gıda toplulukları, ekolojik tarım yapmaya çalışanlar, alternatif yayıncılar, tarıma sahip çıkmak isteyen ziraat mühendisleri ve akademisyenler bu konu üzerine tartışıyor, kavramı kamuoyuna sokmaya ve yaygınlaştırmaya çalışıyor. Fakat dediğim gibi, Türkiye’de hâkim bir anlayış değil.
  • Endüstriyel tarım, iyi tarım, organik tarım ve agroekolojik tarım gibi tarım çeşitleri söz konusu. Aklıma veganların vejetaryenleri “beğenmemesi” geldi. Ben de veganım ama böyle bir vegan değilim tabii, iyi niyetli her adımı kıymetli bulurum. Peki agroekologlarda böyle bir duruş var mı? Mesela organik tarımı yetersiz bulma gibi yaklaşımdan bahsedebilir miyiz?
  • Ben kendi açımdan böyle bir duruşum olduğunu söyleyebilirim. Endüstriyel (monokültürel) tarımı zaten saymıyorum. İyi tarımı da endüstriyel tarımın dışında görmemek lazım. Dışarıdan girdi bağımlılığı ve yoğun enerji ihtiyacına dayanan; çiftçi ve üreticinin bağımsızlığını sağlayamayan, hatta onu şirketler rejimine bağımlı kılan herhangi bir tarım sistemi, agroekolojinin eleştiri alanı içinde. Organik tarım da büyük oranda bu sistemin dışında değil. Bir kere sertifikalandırmanın üçüncü parti kuruluşlar tarafından yapılıyor olması ve bunun çiftçiye de mali bir yük getiriyor olması, hakeza çiftçiyi de girişimciye dönüştürüyor olması; kısacası köylüden ve çiftçiden mesleki bir özne oluşturması ve tarıma ihracat odaklı bakmasına neden olması gibi hususlar büyük sorunsal. Agroekoloji bunların altındaki felsefi, ekonomik ve politik ilişkilere bütünüyle, cepheden eleştirel yaklaşıyor.
  • Ardında eko-anarşizm olduğu söylenebilir mi peki?
  • Ben ona öyle demezdim. Agroekoloji köylü otonomisine dayanıyor. Burada ayrı bir kamusallık derdi var. Küçük çiftçi ve köylülüğün haysiyetli ve onurlu olduğu bir sosyal yaşantı olduğunu kabul eden, bu yönüyle kapitalizmi reddeden ve tarım yaparken gezegeni koruyan (onaran) bir tarıma dayanan bir pozisyon. Bunun eko-anarşizmle bağlantılı olup olmadığı başka bir tartışmanın konusu.
  • Lahey’deki Erasmus Rotterdam Üniversitesi, Uluslararası Sosyal Çalışmalar Enstitüsü (ISS) Politik Ekoloji programında doktora çalışmanı sürdürüyorsun. Hangi konu üzerine çalışıyorsun?
  • Türkiye’de tarımın dönüşümü ve çiftçi örgütlenmeleri üzerine çalışıyorum; odaklandığım alan ise fındık üreticileri. Daha geniş planda ise Türkiye’deki devlet-köylü ilişkisinin nasıl dönüştüğü ve dönüşüm sürecinde köylülerin ne tür bir reaksiyon gösterdiğine odaklanıyorum. Söz konusu ilişkinin değişimi, bir yandan Türkiye’de tarım rejiminin dönüşümü, neoliberalleşmesi, öte yandan çiftçinin girişimci-işletmeciye veya sözleşmeli tarım yoluyla kendi tarlasında “maraba”ya dönüşmesi gibi süreçlere karşılık geliyor. Burada bir yandan bir tekelleşme süreci var. Ferrero gibi uluslararası bir şirketin Türkiye’de fındık piyasasına hâkim olmasına vesile oluyor. Buna karşı 2004 itibariyle kurulmuş ve daha sonra Çiftçiler Sendikası çatısında altında birleşen birtakım çiftçi sendikaları var. Benim doktora çalışmamdaki odağım da bunun fındık ayağı; Fındık Üreticileri Sendikası. 2004 yılında kurulmuş olan bu sendika, 2020 yılına kadar neleri başardı, neleri başaramadı, neden başaramadı, bunları anlamaya odaklanıyorum. Temel motivasyonum, Türkiye’de tarımsal emeğin sahibi olan küçük çiftçilerin, tarım işçilerinin kendi öz örgütlenme pratiklerini güçlendirecek angaje bilgi üretmek.
  • Bunların hepsi “Politik ekoloji” çatısı altında toplanıyor sanıyorum. Bu alan, Türkiye’de akademiye bile çok yakın bir kavram değil. Ne olduğunu kısaca açıklayabilir misiniz?
  • Ekoloji çok geniş bir kavram; bir yandan doğanın korunması meselesi diğer yandan türler arasındaki ilişki ve gezegenle birlikte yaşama pratiği, bir yandan bunun ekonomi politiği, öte yandan kapitalist sistem içerisinde bir restorasyon süreci olarak çevreciliğin bir ifadesi olarak ekoloji… Bunun gibi pek çok farklı algılara sahip bir ekoloji dünyası var. Politik ekoloji de aslında ekolojiyi, ekonomi politik bağlamıyla ele alan bir çabayı ifade ediyor. Dolayısıyla mevcut ekoloji sorunlarının arkasında yatan ekonomik ve politik ilişkileri anlamaya ve eleştirel bir gözle çözümlemeye çalışan bir bilim. Dediğin gibi Türkiye’de yaygın bir ifade değil. Türkiye’de böyle bir program yok. Ama çok yakın bir zamanda Beyza Üstün hocanın “ekoloji-politik” diye bir ifadesi var. Bu kavramın çevresinde bir etkinlik de düzenlenmişti. Bu, eko-sosyalistler arasında daha yaygın bir kavram. Bu yaklaşım, Türkiye’de 2000’ler itibariyle yaşanan süreçleri algılamaya yarayan bir araç olarak da kullanıldı.
  • Türkiye’de bir ilk niteliği taşıyan, çok kıymetli bir çalışma raflarımızdaki yerini aldı; Metis Yayınları etiketiyle çıkan “Agroekoloji: Başka Bir Tarım Mümkün” kitabından bahsediyorum. Hazırlayan dört kişiden birisin. Biraz kitaptan bahsedebilir misin?
  • Kitap, 2019’da İzmir Bornova’da düzenlenen agroekoloji çalıştayına dayanıyor. O çalıştayda bir araya gelen insanlar, agroekolojinin bilim, uygulama ve politik hareket babında farklı deneyim ve tecrübelerini paylaşmışlardı. Ben de oradaki konuşmacılardan biriydim. O sırada İstanbul’daydım, İzmir’e taşındıktan sonra bu çalıştayı düzenleyen arkadaşlarla bir araya geldim ve bunun bir kitaba dönüşmesinin çok anlamlı olacağına karar verdik. O çalıştaya katkı sunan veya sunamamış olup katkı sunmasını istediğimiz isimlerle iletişime geçtik. Pandemi döneminde tamamladık. Türkiye’de agroekoloji bağlamında ilk defa bu kapsamda özgün bir kitap ortaya çıktı. Kitap agroekoloji kavramına hem bir giriş sunuyor hem de o kavram içinde yer alan tartışmalara felsefi, bilimsel, uygulama ve toplumsal hareket babında agroekolojiyi nasıl düşünebileceğimize dair birtakım yorumlar getiriyor.
  • Kimler okumalı?
  • Türkiye’de tarımın geleceğine ilgi duyan ve bu geleceğin endüstriyel tarımın eleştirisi üzerine inşa edilmesi gerektiğini düşünenlerin ilk elden okuması gereken bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Sonuçta agroekoloji, endüstriyel tarımın eleştirisi üzerine ortaya çıkaran bir çerçeve kavram. Günümüzde endüstriyel tarımın içinde olduğu krize karşı gerçekten önemli bir alternatif. Kitabı “Başka bir tarım mümkün” söylemiyle bir arayışa girenler veya girmek isteyenler okumalı. Tabi, çok derin bir gıda krizinin içindeyiz. Bu krizden çıkmayı isteyen emekçi kesimler de mutlaka bir şey bulacaktır. 
  • Kitap için gelen eleştiriler var mı?
  • Olumsuz bir eleştiriye rastlamadım. Aksine dışarıdan gelen ve önemsediğim bir yorum; çok farklı disiplin, yazma ve meslek gruplarından, çok farklı yorum ve deneyimlerle kaktı sunulan çok özgün bir çalışma olduğu yönündeydi.
  • Kitaba son noktasını koyan yazının ilk cümlesinde şunu söylüyorsun: “Türkiye tarımında gerçekçi bir dönüşümü hayata geçirebilmek için sistematik, planlı, bütüncül, eşitlikçi, demokratik müdahalelerin olması gerekir.” Bu müdahaleleri yapması gereken aktör(ler) kim(ler)?
  • Bu yazıda taban inisiyatifini öne çıkaran bir yaklaşımım var. Tarım denince genelde akla ilk olarak kamu ve yerel yönetimler geliyor. Fakat bir dönüşümden bahsedeceksek bunu, asıl sahipleri olan çiftçiler, köylüler, topraksız kır işçileri, mevsimlik tarım işçileri gerçekleştirebilir. Çünkü ancak ürüne, üretime, emeğe ve sosyal yaşantıya sahip çıkmak gibi olgular, sistemde bir değişimi sağlayabilir. Diğer bütün müdahale biçimleri, yukarıdan aşağıyadır. Çiftçiyle patronaj ilişkisi kurmak, köylüyü “seçmen” olarak gören bir tür çıkar grubuna indirgeyen, muhtaç bırakan bir yaklaşıma sebep oluyor. Türkiye’de devlet-köylü ilişkisinin temel seyri bu. Ben burada bu meseleye tepe taklak attırmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan bürokratların hazırladığı bir müdahale değil, tabandan bir hareket üreterek kurulacak bir müdahaleden bahsediyorum.
  • Türkiye’deki tarım politikasına yön veren yerleşik aktörler değişmeden agroekolojiye keskin bir geçişin mümkün olmadığı düşünülür. Ancak bu noktada bu değişimi beklemeden, dönüşümü taban hareketinin sağlaması gerektiğinden bahsediyoruz sanıyorum.
  • Evet, aynen öyle diyebiliriz. Çünkü Türkiye’de bu tip müdahaleler yukarıdan aşağıya tasarlanır ve uygulanır. Siyaseti yapma imkânına sahip kesimler de daha çok toplumun “en üstündeki” küçük ama imtiyazlı bir kesiminden olur. Bu da birçok sorunun temelinde yatan etken. Üretenlerin kendi özyönetimleri yoluyla tarıma ve politikasına müdahale etmeleri gerektiğini savunuyorum. Tabii ki bunun yanında ziraat mühendisleri, akademisyenler ve yayıncılar gibi unsurlar konumlanabilir ve konumlanmalıdır da. En aşağıdaki kesimin lokomotif olması ve kendi geleceğini belirlemesi gerekiyor.
  • Peki bir ülke eşitlikçi ve demokratik olmadan bu şekilde bir taban hareketiyle tarımda eşitlik ve demokrasiyi benimsemesi ne kadar mümkün olabilir? Bir başka deyişle o lokomotif nasıl ilerleyebilir?
  • Taban hareketindekilerin bir agroekoloji öznesi olarak inşa edilmesi gerekiyor. Bu işe gönül vermiş araştırmacı ve aktivistlerin de bu öznenin kurulması için çaba harcaması lazım. Bununla birlikte patronaj ilişkisini kırmak gerekiyor. Bu da bilgi, beceri ve tecrübe gerektiriyor.
“Türkiye tarımında gerçekçi bir dönüşümü hayata geçirebilmek için sistematik, planlı, bütüncül, eşitlikçi, demokratik müdahalelerin olması gerekir,” diyen Umut Kocagöz, bunun kapsamlı bir örneğini Brezilya’daki MST örneğinde görüyor.
  • Tarım ve gıda sisteminde “olağan akışa kısa devre yaptırmak” dediğin de bu galiba. Bu “kısa devre yaptırma” meselesi üzerinde duralım biraz.
  • Kitabın derleyenlerinden Fatih Özden, yazdığı bir yazıda, Türkiye’de köylülerin devletten 53,4 milyar dolar gibi alacağının bulunduğu söylüyor. Çünkü Tarım Kanunu’na göre her yıl GSYİH’nin en az %1’i köylüye verilmek zorunda. İşte buna bir kısa devre yaptırmak lazım. Bu noktada iki yol mümkün; ya o orada kalsın ama biz güzel politikalar uygulayalım denmesi mümkün ya da Türkiye’nin dört bir yanında köylünün haysiyetiyle ayağa kalkıp hakkını alması mümkün. Bence kısa devre yaptıracak olan şey ikinci seçenek. Yani burada tarımda tepeden aşağıya belirlenen bir siyasete kısa devre yaptırmaktan bahsediyoruz. Mesela şu an büyük bir iktisadi krizin içindeyiz. Köylüler gübre alamıyor, ilaç alamıyor. Fakat Türkiye’de güçlü bir agroekoloji hareketi olsa, gübresiz ilaçsız tarım yapılsa bu da olağan akışa kısa devre olur. Bu noktada agroekolojinin temel bir prensibi ortaya çıkıyor; tabandan eşitlikçi bir ilişkiyi merkezine alan çiftçiden çiftçiye metodolojisi; köylülerin bilgi ve deneyimlerini diğer köylülere aktararak bunun yaygınlaşmasını ifade ediyor. Türkiye’de mutlaka ilaçsız ve gübresiz tarım yapan çiftçiler var. Varlıklarından haberdarız. Tam da böyle bir dönemde bu çiftçilerin başka çiftçilere bunu anlatabileceği imkânlar yaratabilmek gerekir. Böyle imkânlar, endüstriyel tarım sistemine kısa devre yaptırabilir. Bugün için ilk adım bu olabilir; mevcuttaki alternatif yöntemlerin yaygınlaşması ve çiftçinin bir hak öznesi olarak tanınmaya başlanması. Olağan akışı bu şekilde ters yüz edebiliriz.
  • Burada aklıma şu geliyor: Diyelim ki Türkiye’de 1.000 tane çiftçi var. Bunların belki 1 tanesi gübresiz ve ilaçsız tarım yapıyor (ki düşününce 1.000’de 1 iyi bir oran geldi gözüme). Agroekoloji bilincine sahip olan o 1 çiftçi için diğer 999 çiftçiye ulaşmak zor değil mi? Mesela hazırlamış olduğunuz kitabı sen, ben ve o bilinçli çiftçi okuyor. Bu bilincin bizden genele yayılması nasıl mümkün olabilir?
  • Bu ancak sistematik ve ısrarlı bir çabayla mümkün olabilir. Buna karşın Türkiye’de çiftçiler, çok ciddi bir örgütsüzlük içerisinde. Çiftçiyi bir hak öznesi olarak gören bir örgütlenmeyi sağlamadan çiftçilerin böyle bir fikir ve uygulamayı yaygınlaştırmasının imkânı yok açıkçası. Mevcut tabloda olan şu: Ekolojik tarım yapan çiftçiler, ürünleri daha çok orta kesim kent sakinlerine ulaştırabiliyorlar. Ama bizim temel derdimiz bu değil. Ürününü satsın, görece daha iyi para kazansın değil. Agroekolojinin temel siyaseti burada değil. Bunun için endüstriyel tarım da yapan, sistemle ortak noktaları olan çiftçilerin de örgütlenmesine, bütüncül bir müdahaleye ihtiyaç var. Bu öyle bugünden yarına olacak bir şey de değil açıkçası. Türkiye’de 2004 itibariyle çiftçi sendikalarının kurulma sürecini yakından takip eden birisi olarak Türkiye’de çiftçilerin örgütlenme kültürünün yok denecek kadar az olduğunu söyleyebilirim. Bir kere devletin, “Sendika kuramazsınız” diyerek gerçekleştirdiği kapatma davaları var. Çiftçi örgütlenmesin diye her şey yapılıyor.
  • Bu örgütsüzlüğün yanında bir de atıllaşmış kooperatiflere rastlıyoruz. Üyeleri sadece aidat ödeyecek kimseler olarak gören ve başkanlarının sadece para saydığı oluşumlar görüyoruz. Yani aslında örgütlü olmak da yetmiyor, eşitlik ve demokrasinin de hâkim olması gerekiyor sanıyorum.
  • Evet. Mesela başka bir analoji yapalım; Türkiye’de işçi sendikalarının durumu da çok farklı değil. Bu yapılar, Türkiye’de sistemle ciddi anlamda anlaşmış, “sarı sendikacılık” yapan, üye işçisinin hakkını dahi savunmayan, başkanlarının çok ciddi maaşlar aldığı sendikalara dönüşmüş durumda. Bu maaşlar da işçinin kendi alın terinden alınıyor. Bunun kırılmasının yolu da doğrudan işçilerin kendilerinin kurup yönettiği sendikal pratik ve çabalardan geçiyor. Bunun bir örneği; yakın zamanda Migros depodaki mücadelesiyle gündeme gelmiş, mücadele edip kazanım elde eden ve işçilerinin kurup yönettiği DGD-SEN. 2012 yılında, bizzat işçilerin kurduğu bir sendika.
  • Trendyol işçileri için de benzer bir durum söz konusu olmuştu. Buradaki “Haluk Levent faktörü” için ne söylemek istersin.
  • Bu tip bir durumda başarı direnen işçilerin, sendikanın başarısıdır. Sendika başarılı olduğu için Haluk Levent oraya gidiyor. Çünkü sendika hem işçisini örgütleyerek patronun karşısına çıkabiliyor hem de Türkiye’yi harekete geçirebiliyor. Burada doğru talepleri belirlemek ve onların doğru şekilde ifade edilebilmesi, sadece Haluk Levent değil, yazarından oyuncusuna birçok ünlü isme de etki etmesini sağlıyor. Sadece onları değil, Migros’tan Trendyol’dan alışveriş yapan anne babalarımızı bile etkiliyor, tek ses haline getiriyor. Bu tip durumlardaki ısrar ve inadın etkili olmasını sağlayan da yukarıdan tasarlanmamış olması. Senin de az önce ısrarla vurguladığın gibi demokratik teamüllere sahip, eşitlikçi ve kendi iç bünyesinde bu hareketi dayanışmayla yaratan bir örgütlenme pratiğiyle mümkün olabilmiş durumda. İşçi komite ve meclislerinin doğrudan eylemi söz konusu. Bunun aynısını çiftçiler ve köylüler de yapabilir. Bugünkü mevcut rejiminde çiftçilerin karşısında da şirketler var. Buna karşı da ancak tabandan gelen bir hareketle “bir” olabilirler.
  • Pasif değil aktif bir direnişten mi bahsediyoruz?
  • Yeri gelince aktif yeri gelince pasif direniş. Ama direniş! Az önce örneklerini verdiğimiz direnişler gibi aktif bir direniş de olabilir. Endüstriyel tarımın ona dayattığı hibrit tohum yerine atalık ve yerel tohum kullanmak ve takaslamak, yine dayatılan ilaçları kullanmak yerine ısırgan otu gibi zararsız olan mücadele yöntemlerini kullanmak ve belki de en önemlisi de bu bilgi ve deneyimleri paylaşmak da direnişin bir yolu. Çiftçiden çiftçiye bilgi ve deneyim aktarımı, bir direniş biçimidir. Yeri gelir el altından, yeri gelir büyük meydanlarda, sokakta yapılır.
  • Sanıyorum bir böceğe karşı başka bir böceği kullanmak da bunu kapsıyor?
  • Tabii ki. Agroekolojinin temelinde zaten ekoloji ve ekosisteme en az zararı vermek ve onu taklit etmek var. Tayfun Özkaya hocamızın çok sevdiğim bir lafıdır: Doğayı taklit etmek. Ekosistemde gördüğün bir yöntemi, uygulamada taklit etmek suretiyle mümkünse zarar vermeden hatta onararak tarım yapmak.
  • Türkiye’de ve dünya genelinde başarılı bulduğun, seni en çok etkileyen agroekolojik hareketlerden örnekler verebilir misin?
  • Türkiye’de daha çok tekil çiftliklerde söz konusu. Genel olarak agroekoloji pratiğiyle üretim yapan çiftçilerin böyle bir organizasyonu veya toplumsal görünürlüğü yok. Dünyada ise en iyi örnek La Via Campesina. Buna bağlı hareketlerden bazıları, dünyanın farklı yerlerinde agroekolojiyi bir hareket olarak örgütlemekte başarılılar. Benim bizzat yerinde görme şansımın da olduğu, Brezilya’daki Topraksız Kır İşçileri Hareketi (MST), agroekolojiyi bilim, uygulama ve hareket olarak ciddi anlamda inşa etmiş durumdalar. Hindistan’da ise Sıfır Bütçeli Tarım ismiyle bir hareket söz konusu. Üretimde krizler yaşandığı ve çiftçilerin borçlarını ödeyememesinden dolayı intihar bile ettikleri bir dönemde, “bütçesiz de tarım yaparız” diyerek başlayan bir hareket. (Kitapta bu hareketle ilgili daha fazla ayrıntı var.) Bu hareketlerin en önemli yanı da işte tabandan gelmeleri, çiftçilerin çiftçilerle dayanıştığı bir örgütlenme modeli olmaları.
Umut’un birkaç yıl önce ziyaret ettiği MST yerleşkesinden bir kare
  • MST’nin birkaç yıl önce GDO’lu üretim yapan bir tesisi bastığını ve bu eylemin ülkede büyük ses getirdiğini hatırlıyorum. Türkiye’nin siyasi ikliminde tabandan gelecek bir hareketin böylesi etkili bir eylem yapabileceğini pek sanmıyorum. Siyasi iklimin de Türkiye’de söz konusu hareketleri engellemesi muhtemel değil mi?
  • Çok muhtemel. Bakıldığında Osmanlı’dan Cumhuriyet tarihine Türkiye’de köylü ayaklanmaları veya toprak işgalleri oldu. Ancak yaygın, yerleşik ve sürekliliği olan bir örgütlenme kültüründen bahsetmek çok zor. Kapsayıcı, sürekliliği olan, birliğini ve iç dayanışmasını oluşturmuş, tarımda emeği olanları örgütlemiş bir çiftçi-köylü oluşumu mevcut değil. Oysa son 20 yılda Türkiye’nin çok farklı yerlerinde (hatta Bergama Maden meselesine kadar götürebiliriz bunu) çok ciddi köylü hareketleri söz konusu; köylülerin başta şirketlere, şirketlerin güvenlik güçlerine ve hatta devletin kolluk kuvvetlerine itiraz eden, onları karşısına alan eylemlilikleri söz konusu. Böyle bir damar var aslında. Yakın zamandan örnek verecek olursak, Muğla İkizköy, Rize İkizdere, Bursa Kirazlıyayla, Kütahya Eğrigöz, Ünye Üçpınar, Kazdağları ilk aklıma gelenler. Bu örneklerin, kendi yaşam alanlarını savunmak için oluşturdukları birliği daha ileri götürmeleri söz konusu olamadı. Bu devamlılığı becerebilmek bir maharet. Sonuçta örgütlenmek zor ve sabır isteyen bir şey. Bir yandan da zaman ve konjonktür, bunların bir araya gelmesiyle mümkün oluyor her şey. Belki bu hareketlilik devam etse soruda bahsetmiş olduğuna benzer müdahaleler mümkün olabilir. Bu da şirketlerin gözünü korkutabilir. Doktora tezimin çıkış noktalarından biri de bu soru aslında “Niye devam edilmiyor?” Çünkü insanlar siyasi iklimden de çekiniyor; davası var, kolluk kuvvetleri var; yani korku var. 12 Eylül geçmişinin kırda yansıması büyük. Güçlü örgütlenme ve uzun erimli demokratik bir taban çalışması olmayınca, çiftçi ve köylülerin kendi içindeki birliğini sağlamadan harekete katılmalarını istemek doğru da olmayabilir. Her senaryo kendi içinde bir örgütlenme yaklaşımı gerektiriyor.
  • Agroekolojiye dönecek olursak; agroekolojinin bir hareket olarak gelişmesi ve yaygınlaşmasını, Türkiye tarımının geleceği için en büyük güvence” olarak gördüğünü söylüyorsun. Belli başlı gerekçelerini merak ediyorum.
  • Türkiye tarımı ciddi anlamda endüstriyelleşmiş ve şirketlerin hâkim olduğu bir tarım sistemi. Bir yandan da mevsimlik ve topraksız işçilik gibi emek biçimleri söz konusu. Bu anlamda büyük bir emek sömürüsünün olduğu bir sektörden bahsediyoruz. Küçük çiftçinin zamanla topraksızlaştığı, mülksüzleştiği ve köyden kente göçtüğü; dolayısıyla geleceği olmayan bir sektör. Çiftçiyi köyde tutacak şeylerden birisi, oradan yeterli geliri sağlayabilmesi ve yine orada bir sosyal hayata sahip olması. Aynı zamanda tarımdaki sömürü ilişkilerinin bitmesi, topraksız çiftçilerin topraklandırılması ve tabii ki bunların tabandan gelmesi. Agroekolojinin tam da bu yüzden Türkiye tarımının güvencesi olduğunu savunuyorum. Çünkü tüm bunları içine alıyor.
  • Son yıllarda gıda fiyatları dünyada (FAO Gıda Fiyatları Endeksi) “1” artarken Türkiye’de en az “10” artıyor. Sizce agroekolojik sistemin inşası ve yaygınlaşması, gıdadaki enflasyona da engel olabilir mi?
  • Olabilir. Çünkü agroekoloji, dıştan girdiye bağımlı bir tarım modeli değil. Yani gübre ve ilaç fiyatlarının dalgalanmasından etkilenmiyor. Lojistik ve enerji ihtiyacı da endüstriyel tarım gibi değil. Agroekoloji gıda egemenliğiyle birlikte gıda sistemlerinin yerelleşmesini de önerdiği için gıda enflasyonu yaşanmasını engelleyebilir.
  • Agroekoloji pratiği ve agroekoloji hareketi iklim kriziyle mücadelede bize ne gibi faydalar sağlayabilir?
  • Mevcuttaki tarım ve gıda sistemi, iklim değişikliğine neden olan bir sistem. Agroekoloji ise gezegene ve ekosisteme zarar vermeyen bir model önerdiği için toprağın iyileşmesine vesile oluyor. Toprağın önemli bir karbon tutucu olduğunu düşünecek olursak agroekolojinin iklim kriziyle mücadele önemli bir etkisi olacağını söyleyebiliriz. Aynı şekilde yine gübre ve ilaç gibi endüstriyel ürünlerin üretiminden dağıtımına kadar neden olduğu sera gazı emisyonlarının da olmadığı bir yol agroekoloji. Yerel gıda sistemleriyle düşündüğümüzde gıdanın dolaşımını azaltmak da agroekolojinin perspektiflerinden biri. Bu anlamda iklim değişikliğini azaltma noktasında kesin faydaları olacağını söyleyebiliriz.
Ekosisteme zarar vermeyen ve hatta toprağı onaran bir model olarak agroekoloji, iklim krizinin getirdiği sorunlara da etkili çözümler sunuyor.
  • Kitabı okurken rastladığım “Agroekolojik köylü” denildiğinde aklımıza ne veya kimler gelmeli?
  • Bu kavram, kitaptaki çok yazarlı (Peter Rosset vd.) bir yazıda anılan bir kavram. Bu noktada enerji konusunda dışa bağımlılığı olmayan bir çiftlik sisteminden bahsedebiliriz. Bu aslında geçmişte Türkiye’nin köylüsüne de hitap eder. Çünkü Türkiye’de köylü, traktör girene, tek ürün modeli dayatılana kadar dışarıya bağlı olmayan bir tarım modeli uyguluyordu. Kendine yeterlilik, bir ailenin kendi yiyeceğini üretmesi, onların şirket sisteminden bağımsız olması için önemli bir dinamikti. Bugün de böyle üretim yapan çiftçiler var. Bir tarlaya gittiğinizde o tarlanın renkli olması, uçsuz bucaksız olmaması, hayvan ve bitki birlikteliğinin olması söz konusuysa orada agroekolojik bir faaliyet olduğu söylenebilir. Agroekolojik köylü tanımı da bu tip tarım yapan köylüyü, geleneksel köylüden ayırmak için kullanılıyor. 
  • Peki agroekoloji yapan çiftçi, illaki köylü mü olmalı?
  • Bu güzel bir soru. Tabii bugün tarım daha çok kırda yapıldığı ve bu hareketin öznesi de orada olduğu için köye odaklanmış bir bakış açımız var. Öte yandan kır-kent nüfusundaki orantısız dağılıma da karşı bir duruşumuz olduğu için de özneyi köylü olarak görüyoruz. Buna karşın kentte de tabii ki agroekoloji mümkün. Yeter ki insanlar bunu bir yaşam biçimi olarak görsün. Tarım aslında bir yaşam kültürüydü eskiden, meslek ya da bir kategori değildi. Köylünün yaşam kültürünün bir parçasıydı. Bu kültür son yıllarda ortadan kalkma noktasında. Agroekoloji bunu da onarmaya, yaşam kültürünü korumaya çalışıyor. Agroekoloji tabii ki kentte de olmalı. Çünkü gıdaya en kısa mesafeyi kat ederek erişebilmeliyiz ama bunun doğayla iç içe bir yaşam kültürü olduğunu da unutmadan.
  • Niçin çiftçiliği “uğraşılan iş” veya “meslek” değil de “sosyal bir kategori” olarak tanımlamalıyız?
  • Çiftçinin doğrudan doğruya bir hak öznesi olması gerektiği için böyle bir ifade kullanmıştım. Sistem, yukarıdan aşağıya müdahaleyle patronaj ilişkisi kuruyor. Onu bir hak öznesi değil de “üretici” olarak görerek bunu yapıyor. Hak öznesiyle böyle bir ilişki kuramazsın. Eşit bir yurttaşlık olmalı.
  • Sence köylünün toprağa küsmesi, şehirdeki insanların gıdasını nasıl etkiliyor?
  • Ben bir köylü değilim. Nihayetinde kentte yaşayan biriyim. Sağlıklı gıdaya erişmek istiyorum. Köylü toprağa küsüp tarımı bıraktıkça sağlıklı gıdaya erişmek daha zor bir hale geliyor, şirketlere bağımlı hale geliyoruz, kimin nerede ürettiği belli olmayan ürünleri almaya zorlanıyoruz. Daha çok endüstriyel girdi kullanılmış ürünler almaya itiliyoruz. Bir yandan gıda daha da pahalılaşıyor. Çünkü içindeki kâr marjı da yükseliyor.
  • Topraksız emekçiler ile küçük çiftçilerin agroekolojik sistem inşa etmesinde tüketicinin rolü ne olabilir? Bu noktada tüketici ne yapmalı?
  • Gıda egemenliği bir yandan çiftçinin köylünün ve üreten kesimlerin ne üreteceğine karar vermesiyken diğer yandan da kentlerde yaşayan emekçi kesimlerin ne yiyeceğine karar vermesi ve ona sahip çıkması hakkı aynı zamanda. Bu da bir iş birliği ve dayanışmayla mümkün olabilir. Aklıma şöyle bir örnek geldi: Ben İstanbul’dayken 500.000 nüfuslu bir ilçede yaşıyordum. O sırada mesela biz bu ilçeyi örgütledik ve yurttaşlar olarak şunu talep ettik diyelim: “Bizim ilçemize sağlıklı ve agroekolojik olarak üretilmiş gıda girecek.” Biz bunu 500.000 kişi olarak talep ettiğimiz zaman tüketicinin rolü açığa çıkıyor. Tabii ki öncelikle bunu talep etme gücünün inşası gerekiyor. Mesela düşünün son Migros direnişinde bir boykot yapıldı. Bu da doğrudan tüketiciler tarafından icra edildi ve başarılı da oldu. Demek ki böyle bir güç var. Peki biz bu gücü niçin sağlıklı gıdaya erişmek için kullanmıyoruz?
  • Diyelim ki ben yaşadığım yerin, yani Ayvalık’ın belediye başkanı oldum ve dedim ki “Ayvalık sınırları içine endüstriyel tarımla üretilmiş hiçbir gıda ürünü giremez.” Bu sence agroekolojinin ruhuna aykırı mı?
  • Haha! Güzel bir soru. Bana göre bunun olması için senin Ayvalık’ta dayandığın kesimin, yani seni belediye başkanı yapan kesimin bunu talep etmesi, bundan faydalanıyor olması gerekir. Zaten onlar seni programındaki bu maddeyi de görerek iktidara taşımışlardır. Öteki türlü ayakta duramazsın, sen söylesen de olmaz. Normalde endüstriyel tarımdan faydalanan kesim sermayenin de sahibidir, siyasi güç de genelde oradadır. O kesimi de karşına almış olursun böylelikle.
  • Agroekolojik ürünlerin internet üzerinden satışına nasıl bakıyorsun?
  • İnternetten almak bireysel bir ilişki yaratıyor. Tekil bir aile veya bireyin ihtiyacı karşılanıyor. Gıda toplulukları ve tüketim kooperatifleri gibi yurttaş temelli organizasyonlar ise bunu kolektif bir hale getiriyor. O yüzden çok anlamlı bir rolleri oluyor. Bu noktada hem daha ekolojik olan hem de kolektif sipariş sebebiyle gıdaya ucuz erişimi de örgütlemiş oluyorsun. Daha da önemlisi sosyal bir ilişki kuruyorsun.
“Hepimiz topraksızız”
  • Son sorum: “Agroekoloji okulu” nasıl bir okuldur? Niçin önem taşır?
  • La Via Campesina, Hindistan’dan Brezilya’ya, dünyanın farklı yerlerindeki deneyimleri üzerine bu ifadeyi kullanıyor. Agroekolojinin bilim, uygulama ve politikasının çiftçiden çiftçiye (veya araştırmacıların da işin içine girerek birbirlerine) aktarıldığı ama tabanın esas olduğu okullar mevcut. Bu okulların temel işlevi agroekolojiyi yaygınlaştırmak, agroekolojik köylü öznesini inşa etmek ve bunun politik ve felsefi zeminini de hazırlayabilmek. Ben Brezilya’da MST’nin okullarını görmüştüm. Bulunduğu civardaki insanların agroekoloji yöntemlerini öğrenmesi, yaygınlaştırması ve demokratik bir ilişki yöntemini deneyimlemesi anlamında etkisi büyüktü. Diğer yandan bir bina yapalım orayı okula çevirelim, yaptık ve oldu tarzında bir şey de değil tabii ki. Kâr amacı güden bir atölye veya okul hiç değil.

Bir Cevap Yazın